Sosyalist Kadın 1

Editörden…

Teorik kadın dergisi niçin bir ihtiyaçtır? Böyle bir ihti­yaç var mı, öncelikle bunun anlaşılması önemli görünüyor. En nihayetinde bir teorik kadın dergisi projesinin çıkış nok­tası da burası ( bir ihtiyacı yanıtlamak) olabilir.

Sosyalistlerin emekçi kadınlara yönelik çalışmaların, özel olarak örgütleme yöneliminin temelleri 1990’larda atıldı. Oradan günümüze sosyalist hareket emekçi kadınla­rı saflarına ve devrimci mücadeleye kazanmayı kadın kur­tuluş mücadelesinde sosyalist duruşu özel olarak örgütle­me çaba ve yönelimi içerisinde oldu. Bu yönelimin korun­ması, sürdürülmesi/ süreklileştirilmesi ve keza elde edilen bilgi ve deneyim birikimi anlamlı kazan imlardır. Sosyalist kadın hareketi uzun süredir kadın kurtuluş mücadelesinin bir tarafı olarak ortaya koymuştur. Kadın hareketinin mev­cut düzeyinde anlamlı bir güçtür. Bütün bu süreç boyunca anlamlı sayıda sosyalist kadın, kadın kurtuluş mücadelesi bağlamında tarihsel bilgi, teorik ve entelektüel birikim ve pratik deneyim kazanarak yetişmiş, kadrolaşmalardır.

Hali hazırda sosyalist kadın hareketi, kadın kurtuluş mücadelesinde daha ileri bir pozisyon / konum elde etmek, keza büyük işçi- emekçi kadın yığınlarının sosyalist saflara kazanılması ve devrim mücadelesine seferber edilmesinde var olan sınırları / sıkışmaları aşarak ileri hamleler yapmak gibi gerçekten oldukça zorlu görevlerle karşı karşıyadır.

Sosyalist hareket ve sosyalist kadın hareketi (tabii ki, bu ikisi aynı şeydir!) en geniş işçi; emekçi, ev emekçisi ka­dınlara ve genç kadınlara yönelik çalışmalarını yollarını şaşırmadan ve en küçük bir kararsızlığa düşmeden tam bir kararlılıkla yürütmelidir. Yani “kadın kitlelerine hücum” hattı inatla korunmalıdır.

İşçi emekçi kadın kitlelerini kazanma ve devrim mücadelesine seferber etme yal­nızca sosyalist kadınların, yalnızca özel kadın örgütlenmelerinin görev ve sorumlu­luğu da değildir. Bu sosyalist hareketin devrimci iddia ve kararlılığının bir mihenk taşıdır. Sosyalist öncü / sosyalist hareket bütün varlığı ile bütün yapılarıyla- deyim uygunsa gövdesiyle — bu büyük devrimci görevden kolektif olarak sorumludur. Fa­kat gerçek şu ki, sosyalist öncü bütün yapılarıyla kolektif olarak aynı teorik açıklık, ideolojik kararlılık ve politik duyarlılığa sahip değildir. Demek ki, sosyalist öncünün safları arasında teorik açıklığın, ideolojik kararlılığın ve politik duyarlılığın üst dü­zeye çıkartılması / sıçratılması sorun ve ihtiyacı vardır.

Sosyalist kadınların kadın kurtuluş mücadelesinde kazandıkları teorik- entelek­tüel birikimin organize edilerek etkin bir aydınlatma ve propaganda gücüne dönüş­türülmesi ve sosyalist kadınlar için sürekliliği olan/sağlanmış teorik- entelektüel ça­lışma alanının yaratılması ve bu yoldan sosyalist kadınların düşünsel birikiminin da­ha ileri bir düzeye taşınmasının / yükseltilmesinin organizasyonu, keza ilerici, dev­rimci ve sosyalist saflardaki kadınların kadın kurtuluş mücadelesi için aydınlatılma­sı yakıcı yaşamsal görev ve sorunlardır. Sosyalist kadın hareketinin teorik temelleri­nin yeniden ve daha kapsamlı aydınlatılması ve keza aynı anlamda olmak üzere biz­zat sosyalist öncünün aydınlanması ihtiyacı vardır.

Kadın kurtuluş mücadelesinde anlamlı bir güç ve bir eğilim olarak kendini orta­ya koyan sosyalist kadın hareketi, kadın hareketi içerisinde etkin teorik- ideolojik bir mihrak olarak öne çıkamamıştır. Sosyalist kadın hareketinin mevcut düzeyini aşma iddiası, aynı zamanda kadın kurtuluş mücadelesinde etkin bir teorik- ideolojik mih­rak, bir düşünsel hegemonya gücü olarak kendini organize etmesiyle de bağlıdır. Sosyalist kadın hareketi, çok somut olarak, tarif edilmiş ve tanımlanmış olarak etkin bir teorik- ideolojik mihrak, bir hegemonya gücü olmayı hedeflemelidir.

Sosyalist kadın hareketinin önündeki zorlu görevlerin üstesinden gelebilmesi için kendi gücüne- özgücüne güven kazanması da oldukça önemlidir. Teorik dergi aynı zamanda bu güveni kazandırmanın da bir aracıdır…

Söylene gelen gerçeklikler, teorik bir derginin sosyalist kadın hareketinin bir ih­tiyacı olduğunu anlatıyor, gösteriyor. Aslında bunun olanaklı olduğuna da dikkat çekiyor.

Yayıncılıkta adettir; her hangi bir yayın projesi yapılırken ” hedef kitle” sapta­ması önemlidir. “Kimin için” çıkartıldığı/ yayınlandığı daimi bir yayın organını şe­killendiren temel belirleyicilerden birisidir. Uyanmakta ve mücadeleye yönelmekte olan kadınlar ve mücadele içerisinde olan kadınlar teorik kadın dergisinin hedef kit­lesinin merkezinde durmaktadır. Hedef kitlesini kadın kurtuluş mücadelesinde sos­yalist kadın çizgisinde aydınlatmak, teorik kadın dergisinin rolü ve görevidir.

işçi, genç / öğrenci, ev emekçisi, bir tekstil atölyesinde çalışan, emekçi memur, gazeteci, müzisyen ya da sendikacı, ajitatör ya da örgütçü, mesleği ne olursa olsun teorik kadın dergisinin hedefi en başta aktivist, sempatizan ya da kadro- sosyalist kadınlardır… Devrimci, ilerici akımların saflarındaki kadınlar, keza mücadele içeri­sindeki emekçi Kürt kadınları hedef kitlenin temel oluşturucu bileşenleridir, işçi ve emekçi memur sendikalarında örgütlenen kadınlar, uyanmakta ve mücadeleye yö­nelmekte olan kadınlar hedef kitlenin diğer bir oluşturucu bileşenidir…

“Hedef kitle” konusu yazarların kimin için yazdıklarını bilmeleri, yazılarda yazar-okur bilinçli ilişkilenişi bakımından oldukça önemlidir. “Hedef kitlenin” bilinmesi-tanınması, analizi, derginin hangi ihtiyacı karşılamak durumunda olduğunu da net-leştiricidir… Söz gelimi sosyalist kadınların, kadın kurtuluş mücadelesi bakımından aydınlanmış oldukları düşünülebilir. Bu belli bir ölçüde doğrudur da. Sosyalist ka­dınların aydınlanması ’90’h yılların başlarında bir dalga halinde gelişti. Muhakkak sonraki süreçler aydınlanmayı besledi. Sosyalist kadın hareketinin teorik temellerini de oluşturan ’90’ların aydınlanması zayıf bir aydınlanmadır. Hedef kitlesinin diğer bileşenleri için aydınlanma daha da büyük bir ihtiyaçtır… Teorik kadın dergisi kadın kurtuluş mücadelesinde daha kapsamlı, daha derinlikli ve daha geniş; bütünlüklü bir yeniden aydınlanma çalışması demektir. Yani daha önceden ele alınan, tartışılan ve incelenenler dahil kadın kurtuluş mücadelesine dair, tarihsel ve teorik bütün konu ve sorunlar bir kez daha elden geçirilerek bu dergide yer bulabilecektir.

Peki devrimci sosyalist “erkeklerin” kadının kurtuluşu ekseninde aydınlanması ihtiyacı yok mu? Elbette ki var, buna kuşku yoktur. Teorik kadın dergisi “erkek dev­rimcilerin”, ” sosyalist erkeğin” inceltilmiş erkekliğin devrimci eleştirisini geliştirerek de aydınlatma görevini yapacaktır. “Sosyalist erkeklerin”, “erkek devrimcilerin” ay­dınlanması acil yakıcı bir ihtiyaçtır. Bu kadın dergisinin ve aydınlatma çalışmasının bir yan ürünü olacaktır. Elbette “sosyalist erkekler”, “erkek devrimciler”de okuya­caktır, ama teori dergisinin tarif edilen, tanımlanan kitlesi öyle kalır.

Yayın çizgisinin kapsam ve içeriği- görev; sosyalist kadın hareketinin kadın kur­tuluş mücadelesinde daha kapsamlı, daha derinlikli ve bütünlüklü biçimde yeniden aydınlanması olduğuna göre, önceden ele alınmış, tartışılmış ve işlenmiş konuların bir kez daha ele alınması ve tabi, üzerine çalışılmamış / incelenmemiş- işlenmemiş konu ve sorunların gündeme alınması gerekecektir, o halde teorik kadın dergisi, ka­dın kurtuluş mücadelesinin / hareketinin bütün teorik sorunlarını, tarihini, bütün de­ğişik eğilimlerinin incelenmesini, sosyalist kadın hareketinin gelişiminin bütün teorik sorunlarını, deneyimlerini inceleyerek, tartışma ve aydınlatma konusu yapacaktır…

Ütopik sosyalistlerde kadının özgürlüğü sorunu / kadın sorunu.

Kadın kurtuluş mücadelesi, Marksizm ve bilimsel sosyalizm, sosyalist pratik ve kadının özgürleşmesi sorunu, Marks ve Engels’ten günümüze Marksist sosyalist dü­şünce kadının ikinci cins olması sorununu nasıl açıklamış, kadının kadının özgürleş­mesi ve kadının kurtuluş mücadelesine nasıl yaklaşmıştır?… Onlarca yazı konusu / inceleme konusu hala tartışmayı bekliyor. Değişik KP’lerin yaklaşımı ve deneyimi -tabi az çok özel önem taşıyan- ayrı ayrı incelenmesini; Engels, Bebel, Lenin gibi bir

çok önderin her birinin yaklaşımı, düşünceleri vb. ayrı ayrı ele alınmasını bu dergi­de dönem dönem göreceksiniz… Keza enternasyonallerin her birinin kadın sorunu ve kadın kurtuluş mücadelesine yaklaşımı ayrı ayrı ve bir çok yönüyle, işlenecektir… Kadın Enternasyonal deneyimi her bakımdan ele alınacaktır.

Ayrı ayrı ülkeler bakımından sosyalist deneyimleri, kadının özgürleştirilmesi mü­cadelesinin neresinde olduğu… Deneyimler, zorluklar, katedilen yol, kazanımlar… vb.

Sosyalist kadın önderlerin katkıları, eserleri, biyografileri, yetişme ve gelişim bi­çimleri, kendilerini yönetme, örgütleme biçimleri, çalışma tarzları…

Kadının ikinci cins haline dönüştürülmesinin, köleleştirilmesinin tarihi, ne­denleri vb… Keza kadının ikinci cins olarak ezilmesinin, bastırılmasının tarihi, ge­lişim çizgileri…

Kapitalizmde kadının kölelik durumu… Sermaye egemenliği erkek egemenliğinin iç içe geçmesi…. Kapitalizm koşulları altında kadının çifte sömürüsü ve baskıya ma­ruz kalması… Değişik sınıf ve toplumsal kesimlerden kadınların, kadın sorununu, çifte baskı ve sömürüyü nasıl yaşadıklarının… Bu bölümde, kapitalist burjuva top­lumda ekonomik ve sosyal bakımdan kadının durumu gibi…

Burjuva devlet ve kadının ikinci cins olma durumu, burjuva devlet- çifte baskı ve sömürü durumu…

Tabii medeni yasa ve diğer yasalarda kadının durumu, kadın erkek eşitliği konu­su, devletin cinsel politikaları, burjuva ordu ve kadın sorunu, devletin eğitim- okul sistemi ve kadın sorunu, cinsiyetçi eğitim düzeni, ders kitaplarında ayırımcılıklar vb.

Kadının ikinci cins olması durumunun yeniden üretilmesi durumunu… Yeniden üretilmesinin mekanizmalarını, aile kurumu/ evlilik, çocuk…

Burjuva devrimlerde kadının eşitlik talebinin ortaya çıkışı, kadınların eşitliği için mücadelenin koşulları, burjuva devrimlerde kadın hareketleri…

Feminizmin doğuşu ve tarihi gelişiminin belli başlı eşikleri. Feminizmin farklı ver­siyonları… Feminist harekette iç bölünmeler, değişik / farklı eğilimler… Bunlar pole­mik yazıları vb, değil, feminist hareket gerçekliğini her yönüyle- programı, teorisi, örgütlenmesi, pratik duruşu, çalışma ve mücadele yöntemleri vb, ele alan inceleme yazıları… Feminizmin teorik eleştirisi.

Günümüzde enternasyonal feminist hareketin ve tabii ülkemizde de, kendilerini tanımlayışlarına göre belli başlı feminist akımların incelenmesi / tanınması / bilgi­lendirme… teorik / pratik eleştirisi… Feminist akımların güncel eleştirisi, feministler ile polemik!

Marksizm- Feminizm; Marksist hareketle feminist hareketin karşılıklı ilişkilerinin incelenmesi. Anadolu Osmanlı döneminde muhalif toplumsal hareketlerde örneğin Bedrettinler, Berberiler vb, kadına yaklaşım, kadın- erkek ilişkileri vb.

Osmanlıdan günümüze feminist hareket. ( Burjuva kadın hareketleri anlamında) hareketin ilk önderleri, örgütleri, yayınları vb.

Günümüzde burjuva kadın hareketleri, örgütlenmeleri- talepleri, programları, ideolojik-teorik pozisyonları vb. (Kader, Kemalist Kadınlar vb.) Üst ve orta sınıf ka­dın örgütlenmeleri.

Kürdistan’da kadın kurtuluş mücadelesinin başlangıcı, gelişen biçimleri ve eşik­leri… Serhıldan, gerilla, barış anaları kadın partisi söylem ve yönetimi vb.

Kürt demokratik kadın hareketinde feminizm

Kürt demokratik kadın hareketinde örgütlenme biçimleri, eğitim / kadrolaşma vb, deneyimler, karşılaştıkları sorunlar… Kürt demokratik kadın hareketi nasıl nele­re karşı ( hangi engeller, düşüncelerle) gelişti.

Türkiye’de sosyalist kadın hareketinin tarihi, deneyimleri, kazanımları… Sorun­ları inceleme yazıları, tarihi deneyimleri yazıları, eleştirel analizleri, ” tanıtıcı” bilgi­lendirme yazıları vb.

Sosyalist kadın hareketi nasıl, nelere karşı mücadele içinde gelişti…

Sosyalist kadınların değişik alanlarda deneyimleri… Tabi özellikle kadın sorunu bağlamında… Röportajlar biçiminde de olabilir. Sendikacı olarak, dernek başkanı, yönetici, gazeteci vb, olarak…

Devrimci, sosyalist, ilerici hareketin saflarında kadın sorununun yansıma biçim­lerinin analizi; ayrımcı, erkek egemen yaklaşımlarla / yansımalarıyla mücadele.

Devrimci hareketin ve hatta ayrı ayrı her bir yapının kadının özgürleşmesi ve devrim mücadelesine özel olarak çekilmesi yönündeki çabaları bakımından incelen­mesi ve eleştirisi…

Kadın kurtuluş mücadelesi bağlam ve bağıntısında kitap okumalar, kitap tanıtı­mı, kitap inceleme, kitap konu tartışmaları…

Göçmenlik- göç ve kadınlar… Göçmen kadın… Avrupa- Türkiyeli ve Kürdistanlı-lar, ama genel olarak göçmen kadın… Örneğin Kürdistan- Türkiye vs…

Emperyalist küreselleşme kadının ekonomik, sosyal, siyasal durumunu nasıl etki­ledi? Çifte baskı ve sömürü biçimlerinde değişim var mı?.. Emperyalist küreselleşme ve erkek egemenliği nasıl eklemleniyor…

Günümüzde değişik ülkelerde kadın kurtuluş mücadelesinin deneyimlerini yan­sıtan çeviri yazıları… Kadın hareketinin önderleri ile röportaj.

inceleme, teorik yazılar… Tabi kadın sorunu / kadın kurtuluş mücadelesine dair!

Savaşlar… Militarizm ve kadınlar.

Kadına yönelik şiddet; Devlet, toplum, aile vb. ve bütün değişik görüntüleriyle…

Öğretilmiş kadınlık / öğretilmiş erkeklik üzerine incelemeler, tartışma, eleştiri yazıları.

  •  Annelik, öğretilmiş annelik.
  •  Kadın psikolojisi.
  •  Kadına özgüven kazandırma sorunu ve yöntemleri.
  •  Kadın- ev kadını- emeği üzerine tartışma.
  •  Kadın sorunu / kadın sorununun çözümüne dair teoriler, tartışmalar.
  •  Ahlak- Namus- Kadın sorunu.
  •  Aşk ve sevgiye dair.
  • Yeni kadın

Burada bir kez daha şunun altı çizmek istiyoruz; teorik dergiye konu olacak olan­lar, inceleme- tartışma bağlamları, mümkün olduğunca yaygın / geniş biçimde, ama belli olan başlıkları altında toplanarak sınıflandırılması yararlı olduğu gibi ol­dukça gereklidir de…

Sosyalist kadın hareketi içerisinde daha ileri bir pozisyon kazanmak açısından, kadın kurtuluş mücadelesinde tarihsel bir bellek, teorik ve politik bakımdan belli bir odak olmak açısından bu konuları daha kapsamlı tartışmak önemlidir.

Sosyalist kadınların teorik- entelektüel birikimlerinin organizasyonu, bir propa­ganda ve aydınlatma gücü olarak harekete geçirilmesi bu derginin özel misyonu olacaktır. Bu şu anlama gelir ki, başlangıçta çok sayıda yazarla değil, ama çok sayı­da yazar adayıyla yola çıkma hedefindeyiz. ” Yazar” ve “yazar adayı”ndan söz ede­bilmek için kadın sorununun tarihi, teorik- entelektüel düzleminde belli bir birikim, bir yönelim kadın sorununun teorik — düşünsel bağlamında bir iddaa sahibi olmak gerekir. Evet yazarlar yetiştirmesi bu aracın görevleri arasındadır. Ama bir teorik -ideolojik mihrak olabilmek için belli bir düzeyin tutturulması ve korunması elzemdir.

Bir yandan çok sayıda yazar adayı ile çalışmak, “yazar yetiştirmek” ama aynı za­manda belli bir teorik düzeyi tutturmak ve korumak, bu paradoksun yaratacağı bir gerilim yaşanacaktır.

Sonuç olarak çok sayıda- onlarca demek gerekir. Gönüllü olanlarla birlikte sosya­list kadın hareketinin büyümesi, gelişmesi için hareketi kolektif örgütlemek isteğinde-yiz. Bu bağlamda, sosyalist kadın hareketinin bütün rezervlerine ulaşabilmek, olanak­lı en çok sayıda sosyalist kadının sorumluluk altına girmesi için de çalışmak gerekir.

Sosyalist kadınların kürsüsü olan Sosyalist Kadın dergisinin ikinci sayısında bu­luşmak dileğiyle,

Reklamlar
Categories: Sosyalist Kadın 1 | Yorum bırakın

Kısa bir tarih çalışması: Sosyalist kadın aydınlanması -I- Tarihin cilvesi

Toplumsal varlık olan insanlar; beslenmek, barınmak, kısacası yaşamlarını sürdürmek ve soyun üretimi/devamı için zorunlu ilişkilere girerler. Sonuç olarak insanlar kendi­lerini üretirken aynı zamanda tarihlerini de yaparlar. Dola­yısıyla insan eylemi her daim bilinçli ve iradi olmuştur. Ve­rili toplumsal, ekonomik koşullara insanlar, bilinçli ve ira­di etkide bulunarak hem tarihsel yasaları öğrenir ve işletir, hem de tarihin zorunlu yürüyüşünü etkiler. Sıra bu tarihin, yaşanmışlıklarını yazımına geldiğinde de egemen olanın, yani egemen sınıfın, egemen cinsin çıkarlarının bilinci devreye girer. Bu çıkar bilinci tarih kitaplarındaki kahra­manları egemen sınıflardan seçer; onların kahramanlık öy­külerini anlattırır.

Tarih kitaplarının egemen sınıfların, özel olarak da egemen sınıfların erkeklerinin kahramanlık öykülerini an­latması anlaşılır bir durumdur. Üretim araçlarını elinde tu­tanlar, egemen sınıfın erkekleridir. Ve bu egemenlik onla­rın üst yapı kurumlarına hakim olmalarını da sağlar. Tarih boyunca egemen düşünceler, egemen sınıfın düşünceleri olmuştur. Hukukuyla, kültürüyle, diniyle, eğitimiyle hem kendi konumlarını güçlendirirler, hem de bu durumlarını ebedi kılmaya çalışırlar. Bu durum yönetici sınıfların erkek ve kadınlarını tarihin öznesi haline getirir.

Toplumsal bir varlık olan insan bilinçlendikçe, yani kendisini ve çevresini anlamaya, açıklamaya ve değiştir­meye çalıştıkça özne’leşir. Ozne’leştiği oranda sömürülen ve baskı altında tutulan ezilen sınıfın kadın ve erkekleri kendi tarihlerini yaparlar ve yazarlar. Ezilenlerin kendi tarihlerini yazma eylemleri, egemen sömürücü sınıfların tarih yazımındaki sınıf çıkar­larını temel alan tarafgirliğini de açığa çıkaracak biricik yoldur. Ancak tam da bu noktada karşımıza başka bir tarafgirlik çıkar. Ezenlerin tarih yazımında yok saydık­ları ezilenler de, kendi tarihlerini yazarken bir başka ezileni, kadını yok sayarlar. Birlikte mücadele ettikleri kadınların rolünün, katkılarının bir anda silikleştiğini ya da önemli oranda unutulup, atlandığını görürsünüz. Kuşkusuz ezilen erkeklerin bu davranışı da tesadüf değildir. Sömürülen ezilen sınıfın erkeğinin ezilen kadını bu yok sayışının temelinde erkeğin cins olarak çıkarları yatmaktadır. Her ne kadar sö­mürenler, ezenler karşısında kadın ve erkekler olarak ezilenler, tek bir sınıf olsalar da; sınıflı toplumların erkek cinsine bahşettiği ayrıcalıkları da ezilen sınıfın erkek­leri olarak her daim kullanmışlardır/kullanırlar. Dolayısıyla ezilen sınıfın erkekleri bakımından kadınların mücadeleye katılmaları, katkıları bir yardım olarak algıla­nır. Bu yaklaşım kadınlar bir cins bilincine ulaşmadıkları, kendileri için özne’leşme-dikleri oranda kadınlar bakımından da geçerlidir. Tarih yazımında da bu yaklaşım kendisini gösterir. Tarihin cilvesi denilen şey; dün ezenlerin ezilenlere oynadığı “oyun”, ezilenleri yok sayma eylemi bu kez başka bir formda ezilen erkeklerin ezi­len kadınlara oynadığı bir “oyun” olarak karşımıza çıkar. Ve her iki davranış biçi­mini belirleyen de; sınıfsal ve cinsel çıkarlardır. Bu nedenle kadın örgütleri, hare­ketleri “kadınların tarih yazımında dışlanmış olmaları”nı haklı olarak eleştirirler. Kadınları tarihin “kurbanları” olarak gören Simone de Beauvoir kadınların sürekli edilgen kılındığına vurgu yapar ve tarihte birkaç istisna; Jan Dark ve I. Elizabeth gi­bi “büyük” kadınların da bu başarılarını, büyüklüklerini erkeksi niteliklere uygun davrandıkları için kazandıklarını söyler. Dolayısıyla, bütün sınıflı toplumlarda ka­dını nesneleştiren erkek egemen sisteme karşı kadınların bilinçlenmesi, bir cins bi­linci oluşturması, kendi durumunu değiştirecek mücadele bilinciyle aydınlanması, iradeleşmesi; yani özne’leşmesi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkar. Bu zorunlulu­ğun kavranmasıyla kadın “kendisi için kadın” olacak, kendi özgürlüğü için müca­dele edecektir. Ve bunu sağladığı, özne’leştiği oranda “tarihin dışında bırakılmış-lık”da işte o zaman tarih olacaktır.

Her ne kadar ezilenlerin tarihinde kadınların durumu, katkıları hak ettiği düzey­de yer almamış olsa da; özgürlük mücadelelerine katılan, büyük beklentilerle bu savaşımlarda yer alan kadınların tarihleri de, sınıf mücadelesinin tarihi gibi zengin­liklerle dolu uzun bir öyküdür aslında… Bu tarihi unutmanın, yok saymanın “karan­lığından çıkararak kolektivize etmek, onlardan öğrenmek, bir tarih bilinci oluştur­mak, bugünümüzü anlamak, özgürlüğü yakın kılabilmek, özne’leşmek için incele­mek, bilince çıkarmak, sonuçlar çıkarmak zorundayız. Kendi tarihimizin bilinçli ya­pıcıları olmak, iradeleşmek, özne’leşmek istiyorsak; okumak, çözümlemek, öğren­mek, aydınlanmak, aydınlatmak zorundayız. Hiç kuşkusuz “aydınlanmak” bilgi sa­hibi olmaktan daha fazla bir anlam taşır. Kadınların kendi sorunları ve tarihleri hak­kında bilgi sahibi olması bugünün, tabii tarihinde “yorumlanması”, “açıklanması” toplumsal, ekonomik düzen içinde kadın cinsinin, özel olarak da sömürülen, ezilen sınıftan kadının yerinin, durumunun açıklanması, aydınlatılması gerekir. Aydınlan­mak, burada ezilen cins olarak kadının bugünkü düzen içerisindeki nesnel ekono­mik ve toplumsal durumunun bilinciyle aydınlanması, kendi durumunu düşüncede değiştirerek pratik olarak devrimcileştirmek için gerekli eylem gücünü, enerjiyi oluşturması demektir. Erkek egemen sistemin yarattığı ve bütün topluma dikte et­tiği düşünce ve davranışlarda kopuşun yolu da buradan geçer. Kadınların tıpkı proletarya gibi “kendisi için sınıf” yani “kendisi için kadın” olması; başkaları için değil, bizzat kendisi, kendi özgürlüğü için bilgiye ulaşması ve bu anlayışıyla müca­dele etmesi gerekir.

“Kendisi için kadın” olmak; asla insanlığa, insanlığın öteki büyük sorunlarına gözünü kapatan kadın bencililiği, dar görüşlülüğü anlamına gelmez. Ütopyacı sos­yalistlerden beri bilinir ki, eğer kadını özgürleştirirseniz yabancılaşmanın sömürü ve bağımlılık ilişkilerinin olmadığı “yepyeni bir toplum” elde edersiniz. Demek ki, ka­dının kurtuluşu aslında insanlığın kurtuluşundan başka bir şey değildir.

Kadınların kurtuluşu mücadelesinin tarihine dair hem farklı ülke deneyimleri, hen de coğrafyamızda küçümsenmeyecek oranda/düzeyde ürünler mevcut. Kadın­ların özgürlük mücadelesine ilişkin çıkan her kitapta, tarih yazımında kadınların yok sayılması içerikli haklı eleştirileri görebiliriz/görüyoruz. Ancak her ne hikmetse bu tür eleştirileri yapan kadınlar bizzat kendileri bu coğrafyada kadın özgürlük mücadele­sinde önemli bir yer tutan komünist kadın hareketini, EKB/EKD’yi görmezden gelerek yok sayıyorlar. Tarihin cilvesi denilen şey burada da karşımıza çıkıyor. Bu durumdan çıkarılması gereken sonuç; komünist kadınların tarihin yapımında olduğu kadar, bu tarihin yazılması ve sahiplenilmesinde de özne’leşmeleri gerektiğidir. Sosyalist Ka-dın’ın ilk sayısında “Sosyalist Kadın Aydınlanmasını dosya konusu olarak tercih et­memiz bu bakımdan da anlamlıdır.

Komünist Kadın Hareketi’nin tarihi Komünist Hareketin tarihiyle başlar, ilk baş­larda kadınlar Komünist Kadın Hareketi içerisinde az sayıda olsalar da, hareketin ge­lişimi ve yükseliş koşullarında kitlesel olarak mücadeleye katılmış komünist hareket saflarında yer almışlardır. Ancak uzun yıllar boyunca Komünist Hareket saflarında kadının durumu ve özgürleşmesi sorunlarında gerçek bir aydınlanma yanşanmadığı gibi bir cins bilinci de oluşturulamamıştır. Bunun bir devamı olarak da; işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların siyasal mücadeleye kazanılması için özel araçlar, yöntemler geliştirilememiş ve kullanılmamıştır. Yani devrimci komünist hareketin bütün bu yıllarına kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamındaki yaklaşımlara “dev­rimci kendiliğindencilik” damgasını vurmuştur. Bu nedenle yaptığımız bu kısa tarih çalışmasında Komünist Kadın Hareketi’nin ilk yıllarını “devrimci kendiliğindencilik” dönemi olarak adlandırdık. Ve bu dönem hareketin oluşmasından 1990’ların başına kadar sürmüştür/devam etmiştir. 1990’ların başı Komünist Kadın Hareketi’nin “tari­he girişi”dir. Her iki dönemi ayıran temel unsur, Komünist Kadın Hareketi’ndesosyalist kadın aydınlanmasının başlamış olmasıyla “devrimci kendiliğindencilik” döne­minin bitmesidir. 1990’h yılların ilk yarısındaki aydınlanma sürecini, “1. Dalga Sos­yalist Kadın Aydınlanması” olarak tanımlayabiliriz ve tanımlıyoruz. Bu tanım ve ay­rım aynı zamanda sosyalist kadın aydınlanmasının yeni bir dalgasının gerekliliğine de gönderme yapmaktadır. Kadın aydınlanmasının ilerici, yurtsever devrimci komü­nist hareketin geneli bakımından geçerli olduğunu, ancak gelişmenin çarpıcı biçim­de eşitsiz olduğunu da özel olarak belirtmeliyiz.

Komünist Kadın Hareketi’nin kısa tarihini, gelişimini süreçlerini, değişimin nite­liksel boyutunu bu dosyada inceledik. Komünist kadınlar bakımından gecikmiş bir görevi yerine getirdiğimize inanıyoruz.

Sosyalist Kadın Aydınlanmasından Ne Anlıyoruz?

“Aydınlanma” kavramı “insanın insanlığa dönüşü” olarak tanımlanmaktadır, “insanın insanlığa dönüşü” insanın evrendeki yeri, ne olduğu ne olacağı, neler ya­pabileceğini bilimsel olarak anlaması ve bilince çıkarması olarak yorumlanmaktadır.

“Aydınlanma” dendiğinde kavramsal bir açıklama çabasının ötesinde ilk akla gelen şey ya da şeyler; “ışık”, “bilgi”, “bilgiye ulaşmak”tır. “Aydınlık” ile “karanlık” kavramları iki karşıt kutba işaret eder. “Karanlık”, “aydınlık”ın bir öncesidir. Her­hangi bir konuda sorunda “aydınlanma” ihtiyacı bir şeylerin “karanlık”ta kaldığı bi­limin ve bilginin gücüyle aydınlatılması çözülmesi gereken bütün düğümlerin çözül­mesi, soruların yanıtlanması gerektiğini anlatır/kapsar.

Her ne kadar “aydınlanma” kavramı gerçeğin bilgisine ulaşmayı, gerçeğin bilgi­sine sahip olmayı kapsasa da; “aydınlanma”, “bilgiye ulaşma”dan bilgi sahibi ol­maktan öte, daha kapsamlı bir anlam taşır. Marx bunu Alman ideolojisinde şöyle ifa­de etmiştir.

Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştir­mektir. “(Marx, s. 24)

Evet, gerçekliği anlamak, açıklamak gerçeğin bilgisine ulaşmak, bilgi sahibi ol­mak; “Aydınlanma”nın ilk adımıdır. Ancak gerçek bir “aydınlanma”nın ikinci adımı, yani değişimin, değiştirmenin gelmesiyle oluşan bir bütündür, “insanın insanlığa dönüşu’nde değiştirme eylemi bir zorunluluktur, insan aydınlanırken aydınlatılma­lı, değişirken değiştirmelidir.

“Sosyalist Kadın Aydınlanması” derken, “aydınlanma”nın kapsam ve içeriğini kadın sorunu ve özgürleşmesi alanına giren bütün sorular, sorunlar oluşturur.

Bu içerikte; kadın cinsinin köleleştirilmesinin bir tarihi var.

Çifte baskı ve sömürünün bütün bir tarih boyunca aldığı biçimler var.

Kadınların toplumsal, ekonomik, kültürel yaşamdan dışlanması, eğitim hakkının gasp edilmesi ya da sınırlandırılması var. kadın sorunun ilerici, devrimci, yurtsever sosyalist hareketteki yansımaları var.

Dinin, ahlakın kültürün kadının köleleştirilmesindeki rolü var.

Koca, çocuk, mutfak üçgeninde kadının dünyasının nasıl dört duvar arasında sı-kıştırıldığı var…

Küçülen dünyasında kadının yeteneklerinin köreltilmesi, duygu dünyasının nasıl daraltıldığı var…

Modern anlamda kadın sorununun ortaya çıkışı ve yüzyılların çifte baskı ve sö­mürüye mahkum ettiği kadınların, bu baskı ve köleliğe karşı başkaldırısı, özgürleş­me mücadelesi var.

Kadın devriminin ulusal ve sınıfsal kurtuluş mücadeleleriyle ilişkilenişi var…

Dünyadaki bütün kadın hareketleri, örgütlerin deneyimleri, özgürleşme mücade­leleri var…

Özcesi, kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında nedenlerin, niçinlerin olması gerekenlerin yani bütün soruların aydınlatılması, bu kapsamda bütün düğümlerin çözülmesi var..

“Sosyalist Kadın Aydınlanması”, “kadın aydınlanmasını da kapsar. Keza, “Sos­yalist Kadın Aydınlanması”, tabi ki, kadın ayaklanması içinde mütala edilebilir. An­cak “Sosyalist Kadın Aydınlanması”, “kadın aydınlanmasını da “iraz tanımlayarak” özelleştirir. Yani özel olarak sosyalist kadının, devrimci kadın bilincin aydınlanması­nı kapsar ve vurgular. Bu bağlamda sosyalist kadınlar yalnızca “kadın ayaklanma­sında bir bilinç oluşturmakla kendilerini sınırlandırmazlar. Bu durumun değiştiril­mesinin de öznesi olurlar.

Coğrafyamızda “Sosyalist Kadın Aydınlanması” ihtiyacı pratikte 1990’ların ba­şında kendini dayatmıştır. Hiç kuşkusuz bu dayatmada 1980’lerin ortalarında baş­layan “kadın aydınlanmasının, feminist hareketin önemli pozitif etkilerini bir kez daha kaydetmeliyiz. 1990’ların ilk yarısında yaşanan “Sosyalist Kadın Aydınlanma­sı” devrimci, komünist örgütlerin her biri bakımından değişik düzeylerde etkili ol­muştur. Ve bu süreç, bir bakıma bugün de devam etmektedir. Bütün bir “sosyalist kadın aydınlanmasının yaşamdaki izdüşümleri, bu konulardaki gelişim düzeyleri devrimci ve komünist örgütler, bakımından teorik, politik, ideolojik açıdan rahat­lıkla görülüp değerlendirilebilir.

“1.Dalga Sosyalist Kadın Aydınlanması” diye ifade ettiğimiz Komünist Kadın Ha­reketi’nin 2000’lerin ilk yarısındaki pratik çaba ve yönelimi, atağı, 1. Dalga Sosya­list Kadın Aydınlanmasının sınırlarını/sınırlıklarını açığa çıkartmış, Komünist Kadın Hareketi’nin geldiği ulaştığı düzeyden itibaren gelişiminin önünün açacak, gelişi­minin itici gücü olacak daha derin geniş ve kapsamlı kategorik olarak daha üst bir düzeyde sosyalist kadın aydınlanması ihtiyacını açığa çıkartmıştır. Bugün iradi, özel olarak planlanarak örgütlenmiş daha derin ve kapsamlı yeni bir “aydınlanma” sürecini geliştirmekle yükümlüyüz. Buna sosyalist kadın aydınlamasının 2. dalgası diyebiliriz. Dün “Sosyalist Kadın Aydınlanması” kapsamında komünist kadınlar, neredeyse sıfırdan başlamış, Uluslararası Kadın Hareketi’nin (UKH) deneyimleri ve soruna teorik yaklaşımlarını incelemiş, öğrenmiş buradan bir “aydınlanma” yaşamış bu kapsamda coğrafyamız bakımından sonuçlar çıkarmış, buna uygun bir pra­tik faaliyet örgütlemiş, örgütlemeye çalışmışlardır. Hiç kuşkusuz komünist kadınla­rın bu alanda attıkları irili ufaklı adımların her biri oldukça değerlidir. Komünist ka­dınların bu alandaki faaliyetlerinin bazı dönemlerde, anlarda “sosyalist kadın aydınlanmasının”nen ilk yıllarının bile gerisine düşülmesi,yine hareketin gelişiminin düz bir çizgide ilerlemediğini göstermektedir. Ve en önemlisi de; “aydınlanma”, “öğrenme” faaliyetinin gerek bireyler, gerekse de siyasal özneler bakımından bit­meyen bir eyleme süreçleri olduğudur. Dolayısıyla da, belli an’larda süreçlerde özel bir yoğunlaşma, yönelim sağlamak, hareketin gidişini hem nicelik hem de niteliksel olarak olumlu yönde etkiler.

Bugün tarihe baktığımızda, devrimci komünist hareketin Rönesans’ı olarak tanım­ladığımız birlik devriminin bu alandaki etkilerine dair kısa da olsa bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Kadınlar arasında komünist çalışmanın özel olarak örgütlenmesi­nin araçlarından biri olan EKB’de, komünist kadınların yürüttükleri ortak faaliyet bir­lik devriminden daha öncesine rastlar. Ve bu durum komünist kadınlar bakımından bir avantaj olmuştur. Marksist Leninist Komünistler birlik devrimi sonrasında bu avan­tajı da kucaklayarak, komünist kadınların kazanım ve birikimlerini birleştirmek, bü­yütmek ve bütün bir kolektife yaymak, mal etmek için farklı araçları devreye koyabi­lir, buradan da bir kurumsallaşma sağlayabilirlerdi. Böyle bir adım hiç kuşkusuz hem pratik faaliyetinin niteliksel düzeyini geliştirip güçlendirmenin yanı sıra; genel olarak kadın ve erkek kadrolarda var olan bilinç düzeyini geliştirip büyütmekle kalmaz, ay­nı zamanda bu konuda değişim, dönüşümde de farklı bir düzey yakalayabilirdi…

Geldiğimiz noktada komünist kadınların dünden öğrendiklerinin üzerine daha çok şey eklemeleri gerektiği ihtiyacını hareketin genel seyri göstermektedir. Tıkan­malar, kendini tekrar kitleselleşememenin sorunları, kendi önderlerini, kadrolarını çıkarma, yetiştirme ihtiyacı yaşanmış sosyalizm deneyimlerinin kadının özgürleşme­sinde sınırlı kalması, gelişememesi gibi bir dizi konudaki soruların yanıtlanması, ay­dınlatılması gerekiyor. Ve Marx’ın “kitleleri sardığında teori şiddet olur” sözlerine dünümüzden daha gelişkin bir düzeyde yanıt olabilmek için planlı, özel olarak ör­gütlenmiş bir süreç başlamalıdır. Ve buna varız!

Komünist Kadın Hareketi’nin “Devrimci Kendiliğindencilik” Dönemi

1968-1971, ’74-‘8o ve 12 Eylül askeri faşist darbesi ve yenilgi yıllarına dair bazı ayrıntılı tartışmalar yapmak mümkün. Ancak, kadın sorunu ve özgürleşmesi kap­samındaki sorunlarla ilişkilenişe; yani bütün bu dönemlere “devrimci kendiliğin-dencilik”in damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Hiç kuşkusuz bütün bu tarihler­de/süreçlerde kadınlar siyasal mücadelede yer almışlardır. Hatta bu yer alış, özel­likle ’74″‘8o döneminde çok önemli bir kitlesellîk de kazanmıştır. Bu kısa tarih çalışmamızda gördüğümüz kadarıyla bütün bu dönemlerde kadın sorunu ve özgürlemesine ilişkin yaklaşım; bazı girişim ve istisna adımlar olsa da özü itibarıyla ay­nı olmuştur, değişmemiştir. Bu yıllarda devrimci, komünist harekette kadın soru­nu ve çözümü/özgürleşmesi kapsamındaki bütün sorunların çözümünün sosya­lizmde sağlanacağı fikri egemen olmuştur. Yani sınıfların, devletin ortaya çıkışıy­la köleleştirilen kadınların sosyalizmle kurtulacağı (ki, bu da eksik, yanlış bir yak­laşımdır. Zira sosyalizm kadının özgürleşmesinin yolunu açar) fikri devrimci-komünist hareketin pratiğini de belirlemiştir.

O günlerin ve bazı örgütler bakımından bugünlerin de başat sloganı; “Kadınlar olmadan (ya da katılmadan) devrim olmaz! Devrim olmadan kadınlar kurtulamaz” olmuştur. Ancak, bu sloganın ilk kısmının hayata geçirilmesi ya unutulmuş ya da “kendiliğindencilik”e kurban edilmiş/ediliyor. Pratik mücadeleye sloganın öne çı­karılan ikinci kısmı; “Devrim olmadan kadınlar kurtulmaz!” fikri yön vermiş, dam­gasını vurmuştur. Bu durum elbette bütün bu süreçlerde kadınların mücadeleye ka­tılması fikriyle yan yana var olmuştur. Sorunun çözümünü öteleme, sosyalizme ha­vale etme anlayışı; kadınların siyasal mücadeleye katılımını özel olarak örgütlemek, özel araç ve biçimler geliştirmek, kadınların kendi özgürleşmeleri bakımından bir cins bilinci edinmelerini sağlamak gibi bir yaklaşım/pratik içine girilmemiştir. Saf­lara kazanılan ya da katılan kadınlar mücadelenin yardımcı unsurları olarak görü­lüp, bu bakış açısıyla konumlandırılmışlardır. Bütün bu süreçlerde değişik düzey­lerde de olsa, devrimci-komünist parti ve örgütlerde bir kadın sorunu yaşandığı gerçeği görülememiştir. Türkiye devrimci komünist hareketinde egemen olan ithal-ikameci tutumun kadın sorunu ve özgürleşmesinde “kadınların devrimle kurtulaca­ğı şablonu”nu aşamamış olması dikkate değer bir durumdur. Aslında bütün bu il­gisizliğin bir yanında her şeyi sosyalizme ihale etme anlayışı dururken; diğer yan­dan da bu coğrafyadaki erkek egemen anlayışın devrimci-komünist saflardaki gü­cü/etkisi durur. Daha başından bütün sorunların sosyalizmle çözüleceğine karar ve­rilmiş olması, o sorunlara dair sorgulama, sorma, öğrenmenin de önünü kapatmış­tır. Bu bakımdan belirli bir anlamda bu süreçleri “tarih öncesi” olarak adlandırmak yanlış olmaz. Siyasette egemen olan erkeklerin geleneksel yaklaşımları, bunun yön verdiği ayrıcalıkların gücü, bu sorunlarla ilişkilenmenin, daha doğrusu ilişkilene-memenin belirleyenlerinden biri olmuştur.

Türkiye devrimci-komünist hareketinin tarihinde kadın sorunu ve çözümü/öz­gürleşmesi kapsamında siyasal parti ve örgütlerin pratiklerine, “teorik” yaklaşımla­rına damgasını vuran erkek bakış açısı özetle böyle olmuştur. Peki ya kadınlar? Ken­di sorunlarını bilince çıkarma, bir cins bilinci oluşturma, buradan özne’leşmede er­kekleri aşabilmişler midir?

Çocukluk ergenlik ve gençlik yıllarında geleneksel kadınlık rolüne göre şekillen­miş kadınları, devrimci komünist fikirlerle karşılaştırıldığında da özel bir sorgulama sürecini yaşatacak koşullar mevcut değildir. Her şeyden evvel böyle bir bilince sahip değildirler. Elbette mücadeleye katılan kadınlar, farklı düzeylerde de olsa bir “öz­gürleşme” yaşamışlardır, yaşarlar. Ancak, bu “özgürleşme” kadınların kendilerini ve ilişkili oldukları parti ve örgütlerdeki erkek egemenliğini sorgulamaya, kadınlık bi­linci geliştirmeye yetmemiştir. Bu “özgürleşme”devrimci komünist kadınlara siyasi parti ve örgütlerce sunulan geleneksel kadınlık rolünün bir başka formda; devrimci kadınlık olarak benimsenip üretilmesine de engel olmamıştır/olamamıştır. Edilgen­lik, kendinden istenileni yapmak, kendini siyasal mücadelede “erk” olan erkeğin yardımcısı olarak görme anlayışı ve pratiğine damgasını vurmuştur.

Özcesi, devrimci komünist kadınlar için de, kadın sorunu ve özgürleşmesi sosya­lizmde çözülecek bir sorun olarak kabul görmüştür. Sorunun gerçek sahibi kadınla­rın cins bilinci oluşturamadığı bütün bu süreçlerde; soruna ilgisiz kalmak, kendi so­runlarına karşı mücadele etme bilinci geliştiremediği bütün bu dönem boyunca; il­gisizlik, sorunu güncel bir görev olarak algılayamamak kaçınılmaz olmuştur. Bazı durumlarda erkeği taklit etmek, “erkekleşmek” öne çıkmış olsa da esas olarak yar­dımcılık görevi kadınlarca da içselleştirilmiştir. Bütün bunların toplamında ve bütün bir tarihte kadınlar kitlesel olarak devrimci komünist parti ve örgüt saflarında müca­deleye katılmışlar, çok ağır büyük bedeller ödemişlerdir. Ancak bütün bu emekler si­yasi parti ve örgütlerde kadınların erkek yoldaşlarıyla eşitlenmelerini sağlayamamış­tır, sağlamaya yetmemiştir. Yani, buralarda da kadınların ikincil cins olma durum­ları farklı biçimlerde fiilen devam etmiştir.

ı. Dalga Sosyalist Kadın Aydınlanmasının Koşulları

Sosyalist Kadın Aydınlanmasının koşulları, itici güçleri ve harekete geçirici dina­mikleri kapsamında bir sıralama yapacak olursak; öncelikle polis karakolları/işken-cehaneleri, cezaevleri kapılarında 12 Eylül faşist diktatörlüğünün en karanlık yılları da dahil olmak üzere mücadele eden kadınlarla başlamak yerinde olur. işkenceha-nelerde, cezaevleri kapılarında kızlarını, oğullarını, eşlerini arayan, onların yaşadık­ları baskı ve zulmü kamuoyunun gündemine taşıyan ve ağırlıklı olarak kadınların yer aldığı insan hakları mücadelesine katkıları ve bu mücadelenin öğrettikleriyle deği­şen bir kesim olmuştur. Değişik yaş ve kültürdeki bu kadınların bir kesimi kadın ha­reketinde de yer almış, önemli roller üstlenmişlerdir.

Bu sürecin özne’leri arasında önemli bir kesimin ağır işkenceli sorgularından ge­çerek cezaevlerine kapatılan kadınların sonraki yıllarda devrimci-komünist hareke­tin kadın sorunu ve özgürleşmesine dair “devrimci kendiliğindencilik” yılların sor­gulanması ve açığa çıkarılmasındaki katkıları, rolleri de unutulmamalıdır.

O yıllara dair genel olarak devrimci komünist kadınlar bakımından var olan tab­loyla devam edecek olursak; 12 Eylül sonrasında günlük devrimci mücadelenin nere­deyse dışında tutulmuş/kalmış, ev kamuflesi, kuryelik ve çocuk bakımı gibi işlerle kadın militanlar sıradanlığın kucağına itilmişlerdir. Bu döneme dair yapılan tartış­malarda kadın devrimcilerin eşleri tarafından şiddete maruz kalmaları, bir çoğunun bunu gizlediği gerçeği devrimci kadınların yaşadığı bir başka trajedidir. Hızla de­ğişen koşulların zorlaması, basıncıyla; farklı düzeylerde ve biçimlerde de olsa kadın­lar yaşadıklarını bir uçtan sorgulamaya başlarlar. Bu sorgulama ilk başta feminist hareket içerisinde hatta onun omurgasını oluşturan geçmişte devrimci komünist ha­reket içerisinde mücadele etmiş kadınlarca yapılmıştır.

Bir diğer etmen; 1980’lerin ortalarında başlayan ve gelişen feminist hareketin ba­zı başarılı çıkışları, devrimci komünist harekette kadın sorunu ve özgürleşmesi kap­samındaki sorunlarla ilişkilenmede bir baskı oluşturmuş; bu sorunların gündemleri­ne girmesini/almalarını sağlamıştır.

Yine çeşitli yapılardan devrimci komünist kadınlar arasında kadın sorunu ve ka­dınların kurtuluş mücadelesinin sorunlarına değişik düzeylerde de olsa teorik, ilgide bir artış olmuştur. Feminist hareketin bu alandaki teorik baskısı biraz da onları buna zorlamıştır.

O yılların genel koşullarına dair ise özetle şunları söyleyebiliriz:

Devrimci komünist hareketi tasfiyecilik batağından çıkmaya zorlayan, çıkaran iş­çi hareketindeki canlılık/canlanma devrimci komünist kadın hareketi bakımından da itici bir rol oynamıştır.

12 Eylül askeri faşist darbesinden sonra ilk grev 1987 yılında Netaş’ta gerçekleşir. Ar­dından ’89 bahar eylemleri/atılımı, Zonguldak grev ve direnişi, Ankara yürüyüşü, 3 Ocak Genel Eylemi; izmir Belediye işçilerinin ölüm yürüyüşü, irili ufaklı bir dizi grev ve direnişe tanıklık eder tarih. Bütün bu grevlerde, direnişlerde eylemlerde en ön saflarda işçi kadınlar ve işçi eşleri yer alırlar. Kadınların eylemlerde kitlesel yer alışları dikkatle­rin işçi, emekçi ve ev emekçisi kadınlara, onların mücadele potansiyeline yönelmesini sağlar. Grevlerde direnişlerde aktif ve kitlesel olarak yer alan işçi, emekçi ve ev emek­çisi kadınları kimin kazanacağı sorusu toplumsal siyasal savaşımın gündemine girer.

Devrimci komünist hareketin politizasyonu, kitlelere gitme çabası, güçlerinin sı­nırlılığı başlayan ve büyümekte olan işçi, emekçi memur hareketine yetememe, onun gerisinde kalması gerçeği; var olan bütün güçlerini harekete geçirmeye zorlamıştır. 12 Eylül’ün yarattığı tasfiyeci ligin ardından kadın devrimcilerin kendi durumlarına duydukları hoşnutsuzluk, politik enerjilerinin yeniden uyanışıyla çakışmıştır.

Bu süreçte (’80’lerin sonu ve ’90’ların başında) DKD, Dem-Kad, YDKD, EKD, EKDD gibi kadın derneklerinin açılması, yöre derneklerinde kadın komisyonları oluşturma girişimleri bu süreçteki çabaların ürünüdür. Ancak, her bir kadın derneğinin ömrü­nün kısa olması, bu alandaki irade kırılması ve devrimci komünist örgütlerin sorun­la ilişkilenişiyle ilişkilidir.

1980’lerin sonu ve ’90’ların başında kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında bir dizi sorun tartışılır. Bu tartışmalara katılan bütün gruplar, çevreler kendilerini sosyalist olarak tanımlamaktadırlar ve sosyalizm adına “iddialıdırlar. Kadın der­nekleri, bültenleri, sosyalist basının bir kısmı bu tartışmalarla değişik düzeylerde ol­sa da ilgilenirler.

Yeni kadınlar ve TKİH’ten komünist kadınlar’90 yılında Demokratik Kadın Derne-ği’nde çalışmaya başlarlar, işsizler Derneğinde bir kadın komisyonu oluştururlar. 8 Mart etkinlikleri çerçevesinde sınırlı da olsa bazı etkinlikler kadın sorunu ve özgür­leşmesi kapsamlı seminerler organize ederler. Yeni Kadınlar bazı yöre derneklerinde kadın komisyonları oluştururlar, var olanların da içinde çalışırlar.

1980’lerin sonu ve 1990’ların başlarında “aydınlanma”nın önemli dinamiklerin­den biri de Kürt kadınların ağır feodal değer yargılarının baskısına, devletin zulmü­ne karşı gerilla mücadelesine katılmaları ve oradan yaktıkları ateşin bütün coğrafya­yı sarması olmuştur. Erkek egemenliğinin en baskın alanı olan silahlı mücadelede Kürt kadınların yer alışları serhıldanlarda sokağa çıkan mücadelenin yaşamın her alanında var olan Kürt kadınlarını özne’leştirmiştir. Ve en önemlisi de başladığı an’-dan bugüne gösterilen irade ve emek önemli bir gelişme sağlamakla kalmamış, bir­çok ilkinde yaratıcısı olarak tarihe geçmişlerdir.

Categories: Sosyalist Kadın 1 | Yorum bırakın

Sosyalist kadın aydınlanmasında bir eşik: -II- Komünist Kadınlar Konferansı

“Sosyalist Kadın Aydınlanmasında ı. Komünist Kadın­lar Konferansı’nı (KKK) bir eşik yapan hiç kuşkusuz Konferans’ın kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında; hem komünist kadın hareketinin teorik temellerini oluşturması, hem de işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlar arasında komünist faaliyetin özel olarak örgütlenmesi için, mücade­le biçim ve araçlarını tartışarak, pratikte uygulama irade ve çabasıdır. Bu nedenle Komünist Kadın Hareketi’nin “devrimci kendiliğindencilik” döneminin kapanması de­mek olan ı. KKK öncesi süreci kısaca özetlemekte yarar var.

Kadın kadrolarda artan hoşnutsuzluklar, durumlarının değiştirilmesine ilişkin talepler, mücadelenin gereksinim duyduğu kadro ihtiyaçları, Hareket saflarında yaşandığı biçimiyle kadın sorunu ve çözüm önerileri; önemli bir so­run olarak 1989 yılında yapılan 3. Genel Konferans sonra­sında gündeme gelir. Tüzükte yer alan ve ayrı bir kadın ör­gütlenmesini ifade eden ya da çağrıştıran bir hükümden hareketle Koordinasyon Komitesi (KK) atanır. Ancak “bu adım” kayda değer bir aydınlanmaya dayanmamıştır. Du­rumun basıncı altında iyi niyetli pratik bir çıkış arayışıdır. Daha başından süreç tersine işlemiş olsa da, atılan bu adımlar, aydınlanma sorununun da pratik olarak gündeme gelmesini koşullamıştır.

Atanmasının ardından, hızla harekete geçen Koordi­nasyon Komitesi karanlıkta el yordamıyla yürümek zorun­da kalır. Pratiğin önü aydınlatılmalı, teorisi kurulmalıdır. Pek derinleşmeden yapılan inceleme ve tartışmalar sonu­cunda özerk, ayrı bir kadın örgütlenmesi fikri Uluslararası Komünist Kadın Hareketi’nin deney ve teorik belirlemelerinden yol çıkılarak redde­dilir. Koordinasyon Komitesi dağıtılarak yerine MK’ne bağlı Merkezi Kadın Komisyo­nu (MKK) atanır.

MKK yayın organlarına düzenli olarak kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında yazılar yazar. Gündemdeki kadın eksenli tartışmalara katılır, fikir oluşturur, bu ko­nularda özel olarak Hareket saflarında duyarlılığı geliştirmeyi hedefler. Yine başta Demokratik Kadın Derneği (DKD) gelmek üzere, TKİH’den komünist kadınlarla birlik­te kitle örgütlerinde kadın komisyonlarının oluşturulması ve işletilmesi, 8 Martların ve kadın eksenli çeşitli etkinliklerin organizasyonunda yer alır. işçi, emekçi, ev emek­çisi ve genç kadınlar arasında komünist faaliyetin özel olarak örgütlenmesi fikrine bağlı olarak 1991 8 Mart’ı öncesinde Yeni Kadın ismiyle bir dergi çıkarır.

1991 yılında toplanan 4. Genel Konferans’da kadın sorunu ve özgürleşmesi kap­samında o güne kadar atılan adımlarda faaliyeti niteliksel bir düzeye sıçratmanın bir aracı olarak Komünist Kadınlar Konferansının toplanması kararı alınır.

Komünist Kadınlar Konferansı hazırlıkları 8 Mart 1992 kampanyasının hemen son­rasında MKK’nın faaliyetlerinin odağında durur.

Koordinasyon Komitesi’nin atanmasından, 1. KKK’nın toplanmasına kadar ge­çen birkaç yıllık zaman diliminde, Hareket bakımından bu alanda çok yönlü belir­gin bir değişim süreci yaşanmıştır. Bu dönemde kadın militanların hareket çalış­maları içerisindeki görevlendirmelerde önemli bir değişim gerçekleşmiştir. Bazı isabetsizlikler boşluklar yaşanmış olsa da, kadın kadroların politik mücadeleye ak­tif katılımları sağlanmıştır. Fiilen durumları, konumlandırılmaları değişen kadın militanlar, devrimci dönüşüm sürecine girmişlerdir. Kadınlarda genel olarak var olan teori ve politika ile ilişkide zayıflık ya da ilgisizlik göreli de olsa, yeni kadın­larda bir ilgiye dönüşmüştür. Bu değişim, kitlelere yabancılaşmanın giderilmesin­de de yaşanmış; kendine güven duygusunda bir gelişim sağlanmıştır. Yılların sı-radanlaştırdığı kadın militanlar, sıradanlaşma sürecini de ardlarında bırakma ça­ba ve pratiği içeresinde olmuşlardır.

Bütün bu süreç boyunca işçi ve emekçi kadınlar arasında komünist çalışmanın özel olarak örgütlenmesi ve geliştirilmesi noktasında sorun hareket basınında sıcak tutulmuş, özellikle konferans hazırlık sürecinde bu konularda Hareket’te var olan ha­kim duyarsızlıklara karşı sistemli bir mücadele geliştirilmiş, devrimci bir gelişim sü­reci başlatılmıştır.

Kadın sorunu ve özgürleşmesinde sorunun teorik kavranışı ve çözümü açısından kadroların bilinç ve kavrayışı geliştirilmiş; ideolojik, teorik temel kurulmuştur.

işçi ve emekçi kadınlar arasında komünist çalışmanın özel olarak örgütlenmesine dair pratikte atılan bazı adımlarla yaratılan örnekler sürecin bütünü ve gelişimi ba­kımından önemli olmuştur, izmir’de belediye işçilerinin eşleriyle birlikte kurulan Emekçi Kadınlar Dayanışma Derneği (EKDD) buna güzel bir örnek oluşturur. Yine is­tanbul il Komitesi’nin Konferans Hazırlıkları kapsamında işin gereklerine uymaması, açığa çıkan tutucu yaklaşımları nedeniyle özeleştiri vermesi; her ne kadar MKK tara­fından yeterli görülmese de, önemli bir gelişme olarak kaydedilir.

Bu sürece dair Konferans Belgelerinde yer alan ve hareket önderliğine yöneltilen eleştirel bir değerlendirmeyle bu kısa özetimizi/çıkarsamalarımızı noktalayalım:

“Şu iki noktanın eleştirel olarak özellikle vurgulanması gerekir, ilkin gerek MKK çalışmalarına ve gerekse ileri sürülen pratiğin örgütlenmesini yönetmeye gerekli ilgi ve duyarlılığın gösterilmemesi, önderlik görev ve sorumluluğu bakımından önem ta­şır. Önderliğin bu eksikliği ve yetersizliği, yerel örgütlerin politik merkeziyetçilikte zaaflar taşımaları, duyarsızlık ve tutuculuklarıyla da birleştiğinde sözümüzle prati­ğimizin çelişkili olması gibi olumsuz ve zararlı etkiler yaratan bir durum çıkmıştır”, (ı.KKK Belgeler, s. 27)

ilk atandığı 1991 sonbaharından başlayarak 10 aylık süreçte MKK’nin çalışmala­rında önemli bir yeri Komünist Kadınlar Konferansı’nın siyasal hazırlıkları tutar, ilk toplantısından başlayarak, bütün organ toplantılarının değişmez gündemi Konfe­ransın örgütlenmesi olur. Konferansa dair tüm sorunlar ve Konferans gündemi defa­larca tartışılır; siyasal hazırlıkları MKK yalnız başına yürütür. 1992 8 Mart’ının hemen sonrasında yapılan görev bölüşümüne göre tüm sürece dair plan bir takvime bağla­narak somutlaştırılır. Bu plana bağlı olarak iç tartışmalara bütün Hareket kadroları ve örgütlü sempatizanlarında katılması kararı alınır. Bu kararın özel olarak alınma­sındaki temel neden; kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında teorik temelin oluş­turulması ve bilince çıkarılması, bu alanda ihtiyaç duyulan değişim ve dönüşümün yalnızca kadın kadroların sorunu olmadığı, bunun en az kadın kadrolar kadar erkek kadroların da ihtiyacı ve sorunu olduğu yaklaşımıdır. Yine bu sürece özel bir karar­la örgütlü sempatizanların da dahil edilmesinin nedeni de, hedeflenen değişim ve dönüşümün kapsamının geniş tutulmak istenmesidir.

Hareket tüzüğünün belirlediği biçimde Konferans örgütlenir. Tartışmaların fiilen başlama tarihinden önce, MKK her bir gündem maddesiyle ilgili olarak iç tartışma yayın organında yayınlanacak yazıları hazırlar. MKK üyelerinin aynı zamanda farklı görevleri olması nedeniyle, hazırlık sürecinde organ üyeleri diğer görevlerinden mu­af tutulurlar. Birkaç aylık zaman diliminde, organ bileşenleri bakımından oyun bir okuma inceleme ve tartışma süreci yaşanır. O yıllarda Türkçe’ye çevrilmiş kadın so­runu ve özgürleşme mücadelesiyle ilgili neredeyse bütün kitaplar incelenir. Konuya dair her bir yazının yayına hazırlanması da, yine organ üyelerinin kolektif tartışma­larıyla gerçekleşir, iki sayı olarak çıkarılan tartışma yayın organında Konferans gün­demine ilişkin hazırlanan yazılar/tezler örgüte sunulur. Tartışma yazılarının organ toplantılarında ele alınmasının yanı sıra, faaliyetin örgütlü olduğu bütün alanlarda özel tartışma toplantıları düzenlenmesi kararı uygulanır. Bu toplantılara katılan MKK temsilcileri düzeyin yükseltilmesi için özel katkılarda bulunmaya çalışırlar. Konfe­rans hazırlık sürecinden başlayarak başta MKK üyeleri gelmek üzere tüm Hareket’te, özellikle de kadın militanlarda kadrolarda önemli bir gelişim, birikim sağlanır. Bu bi­rikim değişimin de anahtarı olur. Bu süreçte erkek kadroların alınan bütün kararlara rağmen tartışmalara daha mesafeli yaklaşmaları; ya da sorunla ilişkilenişleri nede­niyle değişimleri daha geri düzeyde kalmıştır. Bu durum aslında erkek egemen an­layışların “öğretilmiş devrimci erkekliği” erkek kadroların duygu ve düşünce dünyalarındaki etki gücünü göstermektedir. Evet, bu süreçte erkek kadrolar bakımından o çok bildik/tanıdık bakış açısı egemen olmuştur.

Kendilerini çıkan yazıların okunup tartışılmasıyla sınırlı tutmalarının, hatta yer yer tartışmaları hafife alan yaklaşımları başka neyle izah edilebilir ki! Erkek kadrolar bu tutumları nedeniyle, kadın sorunu ve özgürlemesi kapsamında teorik-politik ce­haletlerinin görüp bilince çıkaramamış, buradan sağlanan değişim dönüşümde çok geri düzeylerde kalmışlardır. Elbette bu noktada bazı istisnalar olmuştur. Ancak her zaman olduğu gibi bu istisnalarda kaideyi bozmamıştır.

Bu noktada kadın kadrolar bakımından da bir değerlendirme yapmak; Konferans gündemi ve bu gündemle ilişki lemisleri bakımından ne kadar özne’leştikleri de tar­tışmaya değer bir sorudur. Kadın kadroların genel olarak teorik-politik gerilikleri tartışmalara katkılarını da ulaşılan sonuçları bilince çıkarma düzeylerini de sınırlan­dırmıştır. Bir diğer nokta; kadın kadroların önemli bir kesimi kendi durumlarına/ko­numların karşı çıkıp eleştirmelerine rağmen; ı. KKK’nda yapılan tartışmaların, aydın­lanmanın bütün bir politik yaşamları bakımından anlamını yeterince görüp bilince çıkaramamışlardır. Dolayısıyla süreçle daha aktif, beklendiği ya da olması gereken düzeyde ilişkilenememişlerdir.

Kadın ve erkek kadroların bu durumları Konferans hazırlık süreci bakımından önemli bir eksiği koşullamıştır. Örgüte sunulan tartışma yazıları üzerinden kadrola­rın bu tartışmaya yazılı ürünlerle katılmamaları; yalnızca MKK’nın sunduğu yazıların okunup tartışılması, tartışmayla ilişkilemişi objektif olarak sınırlandırmıştır. Daha zengin, geliştirici, kavratıcı bir süreç yaşanmasının önündeki temel engellerden biri olmuştur. Bu durum doğal olarak kadrolardaki değişim, dönüşümü olumsuz yönde etkilemiştir. Sürecin herhangi bir kongre ya da konferans hazırlıklarından farklı sey­retmesinin temel nedeni, sıkça vurguladığımız kadroların sorunla ilişkilenişlerindeki zaaflardır; duyarsızlıklardır, hatta yer yer küçümseyici yaklaşımlarıdır…

1992 Ağustos’unda toplanan Konferans’a tüm Hareket örgütlerinden (gençlik ve yurtdışı örgütleri dahil) üye, aday üye ve çağrılı örgütlü sempatizanlar katılırlar. 5 gün süren Konferans gündeminde şu başlıklar yer alır:

1. MKK çalışma raporunun görüşülmesi,

2. Kadın sorunu, ortaya çıkışı, tarihsel gelişimi, çözüm önerileri ve sosyalizm de­neyleri,

  1. Kadınlar arasında komünist çalışmanın özel olarak örgütlenmesi; bunun biçim ve araçları; Uluslararası komünist kadın hareketinin deneyleri,
    1. Hareket içerisinde var olan fiili eşitsizlik ve duyarsızlıklara karşı mücadele,
    2. Cumhuriyetten günümüz kadın hareketleri, tarihleri,
    3. Feminizmin tarihsel gelişimi ve eleştirel analizi,
    4. Emekçi kadınlar Kurultayı(EKK) projesi işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadın­lara yönelik sistematik faaliyetin bir parçası olarak; nasıl bir yayın organı tartışması,
    5. 1.Komünist Kadın Konferansı sonuç bildirgesi, mesaj ve bildirilerin onaylan­ması,
      1. 5. Genel Konferans’da temsil edilmek üzere delegelerin seçilmesi,

MKK’nın 1989-1992 yılları arasında yürüttüğü faaliyeti görüşen Konferans; Hare­ketin o süreçte katettiği olumlu gelişmeleri vurgular, geleceğe dair sonuçlar çıkarır; hata ve eksiklerin eleştirisini yapar.

Konferans; kadın sorunu ve özgürleşmesinin koşullarına dair özetle şu sonuçlara ulaşır: Modern anlamda kadın sorununun kadın cinsinin ezilmişliğinin ve köleliğinin sermaye egemenliğinden kaynaklandığını, genel toplumsal sorunun bir parçası ol­duğu vurgulanır. Komünist Kadın Hareketi’nin program ve örgütlenme ilkeleri belir­lenir. Sosyalizmin tarihsel deneyleri üzerine yapılan tartışmalar ışığında; emeğin kurtuluşunun yolunu açan sosyalizmin, ev ekonomisinin kolektivizasyonuyla kadının özgürleşmesinin yolunu açacağı benimsenir. Bu kapsamda, kadının kurtuluş müca­delesini yalnızca sermaye egemenliğine karşı mücadeleye indirgeyen ve bu mücade­leyi geleceğe, sosyalizme havale eden anlayışları mahkum eder. Erkeği yücelten, ka­dını aşağılayan, bütün değer yargılarına, gelenek ve göreneklere, bunların görün­güleri yasalara karşı bugünden mücadelenin başlatılması, yürütülmesi gerektiğinin altı çizilir. Kadını köleleştiren, onu mutfağa, çocuk odasına hapseden koşulların de­ğiştirilmesi/kaldırılması için mücadeleyi sermaye egemenliğine karşı mücadeleyle birleştirmenin zorunluluğu vurgulanarak karar altına alınır. Konferansın bu yaklaşım ve aldığı kararlar, komünist kadınların “devrimci kendiliğindencilik”ten kopuşması-nın yanı sıra aynı zamanda devrimci komünist harekette egemen olan kadınların öz­gürleşmesini sorunun çözümünü sosyalizme havale eden ve bu bakış açısı üzerinde yükselen; kadınlar arasında devrimci faaliyetin özel olarak örgütlenmesinde ataleti tercih eden, ertelemeci yaklaşımlardan niteliksel bir kopuştur aynı zamanda…

Hiç kuşkusuz 1. Dalga Sosyalist Kadın Aydınlanmasında bir eşik olan 1. Komünist Kadın Konferansı sürecine katılan komünist kadınlar kadın sorununu teorik, progra-matik kavranışında; kadın sorununun ortaya çıkışı, tarih boyunca aldığı biçimler, gelişimi, dünü, bugünü ve geleceği konusunda aydınlanmışlardır. Bu aydınlanma­nın en temel eksiklerine dair şu noktaları vurgulamakta yarar var. Birincisi daha ba­şından itibaren komünist kadınların Uluslararası kadın hareketinin (UKH) ve Ulusla­rarası Komünist Kadın Hareketi’nin (UKKH) teorik, politik yaklaşımlarıyla kendilerini sınırlandırmış olmalarıdır. Bu sınırlandırma, UKH ve UKKH’nın bakış açısını tartışma, ona dair sorular sorma ve çoğaltmayı engellediği gibi daha sonraki süreçlerde işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlar arasında faaliyetin özel olarak örgütlenmesinde ortaya çıkan sorunları çözmek yerine, durumla uzlaşmayı koşullamıştır. Bu süreç bakımından bir diğer nokta ise, sorunu ele alışla bağlantılı olarak her ne kadar ser­maye egemenliğine karşı mücadelenin aynı zamanda erkek egemenliğine karşı mü­cadeleyle birleştirilmesi gerektiği fikri benimsenmiş olsa da, pratik yaşamda bunun gereklerini yerine getiren bilinçli, iradi ve sistematik bir mücadele örgütlenememiş­tir. Yine başta komünist kadınlar gelmek üzere erkeklerin de bu tartışmalarda orta­ya çıkan ilgisiz tutumları, aydınlanmada, pratik yaşamın değiştirilmesinde uzlaşma­cı, atıl tutumları koşullamıştır. Hatta yer yer erkek egemen anlayışlara karşı mücade­leci yaklaşımların devrimci komünist harekette yaratılmış olan, feminizm korkulu-ğuyla geriletilmesi gibi durumlar yaşanmıştır/yaşanmaktadır…

Konferansta oluşturulan ve benimsenen bu anlayışlar, hiç kuşkusuz bu alanda önemli bir adım, ilerlemedir. Ancak özel olarak vurgulamalıyı ki, sonraki yıllarda bu tespitlerde derinleşme sağlanamaması, hem komünist kadınların teorik-politik gelişimini yavaşlatmış hem de pratikte erkek egemenliğine karşı mücadelede istikrarlı bütünlüklü bir çizgide yürümeyi sekteye uğratmış, istikrarsızlıkların kaynağı olmuştur.

Sovyetler Birliği deneyi üzerinden kadınların özgürleşmesine dair yapılan tar­tışmalarda, Ekim devriminin kadının özgürleşmesi yolunda attığı devasa adımlar vurgulanmış özgürleşmenin önündeki engeller, sorunla ilgilenişteki yanlışlar, za­aflar da açık açık eleştirilmiştir. ’90’h yılların başlarında genel olarak devrimci komünist harekette egemen olan statükoculuk düşünüldüğünde yer yer “utan­gaç” bir tarzda da olsa Konferans’ın eleştirel yaklaşımları oldukça anlamlıdır. Konferans’ın bu konudaki değerlendirmelerini biraz uzan olsa da belgelerden ak­tarmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.

“…Karma ya da ortak eğitimden vazgeçilmesi(i944) geleneksel erkek ve kadın rollerine göre kız ve erkek cinsin ‘kendi özel ihtiyaçlarına göre’ eğitim politikasının ayrılması toplumsal devrimin kadını özgürleştirme çizgisinden açık bir geriye gidiş­tir. Aile kurumunun güçlendirilmesi ve idealize edilmesi resmi olmayan fiili evlilik kurumunun kaldırılması, boşanma özgürlüğünün kısıtlanıp (1936 ve 1944 yasaları) mahkemelerin kararına bırakılması, kürtajın yasaklanması vs. tüm bunlar toplumsal devrimin en temel çizgilerinden birisi olan kadının özgürleştirilmesi amacından ge­riye atılmış adımlardır. Başka ne yapılabilirdi ki demek, askeri olarak, yenilgiye uğ­ratılan düşmanın önünde ideolojik ve toplumsal olarak diz çökmekten başka anlama gelmez. Sermaye egemenliğini yıkan proletarya yeni bir toplum yaratmakla, top­lumsal devrimin amaçlarına ulaştırmakla yükümlüdür. Kapitalizmin burjuva değer yargılarından arınmış yeni bir insan yaratılması, yeni toplumsal kuruluşun, toplum­sal devrimin zaferi için bir zorunluktur. Bu yeni toplum ve yeni insan kadının özgür­lüğüne dayanmaksızın düşünülemez. Zorunluluklar (zorluklar olmalı-bn) karşısında gerilemek toplumsal devrimin temel amaçlarından ve ilkelerinden sapmak ödünler vermek gericiliği güçlendirir. Bunlar da emperyalist baskı ve kuşatma koşulları altında inşa edilmekte olan sosyalist bir toplumda restorasyon imkanlarını arttırır ve bi­riktirir.” (ı. KKK Belgeler, s. 150-151)

Sovyetler’de kadın kitle örgütü Zenothel’in 1929’da kapatılması ve III. Enternas-yonal’in bu kapatma karşısında tutum almaması, anneliğin yüceltilerek madalyalar­la ödüllendirilmesi yoluyla doğurganlığın teşvik edilmesi, kürtajın yasaklanması gi­bi bir dizi konuda yapılan değişikliklerin kadınların özgürleşme adımlarında fiilen bir geriye gidiş olduğu açıkça belirtilir. Bütün bu uygulamaların Ekim devriminin ka­dının özgürleştirilmesi girişim ve kazanımlarından uzaklaşıldığını, bu alanda yapı­lanlar geriye gidişin adımları olarak nitelenir.

Kadın komünistlerin erkeklerle fiili eşitlik için mücadele görevleri Hareket safla-rındaki kadınlar arasında komünist çalışmanın özel olarak örgütlenmesine karşı var olan duyarsızlıklarla mücadele, kadın militanların değişimi ve kadınlar arasında fa­aliyetin geliştirilmesinin sorunları Konferans’ın bir diğer ana noktasını oluşturur. Bu kapsamda, Emekçi Kadınlar Kurultayı (EKK) projesi başlı başına tartışılır, projenin uygulanması kararı alınır. EKK’nin gündemi, çalışmanın pratikte nasıl yürütüleceği, yayın organının içerik ve biçimi tartışılarak somutlaştırılır.

Konferans; kadınlar arasında komünist çalışmanın özel olarak örgütlenmenin bir biçimi olarak UKH deneylerinin esas alınması, onlardan esinlenerek kadın komisyon­ları ve kadın kurullarının oluşturulması fikrini benimser. Konferans’ın bu konudaki yaklaşımında daha başından kendini UKH’nin deneylerini öğrenmek ve uygulamak­la sınırlandırdığını belirtmeliyiz. Bu tutum aslında o günün koşullarında tartışmalar­da var olan ya da yakalanmaya çalışılan eleştirel tutumla da uyumlu değildir. Her­hangi bir konuyu daha başından kesin doğru olarak kabul etmek tartışmalarda soru sormayı, tartışmayı geliştirmeyi engelleyen bir faktör olmuştur. Bu sorunla ilgili Kon­ferans kendini sınırladığı oranda esas olarak şabloncu bir yaklaşım sergilemiştir.

Hareket’in Kürdistan ve gençlik çalışmasına ilişkin, alanların özgünlükleri ve ih­tiyaçlarına uygun politik ve örgüt biçimlerinin (bu çalışmaları alanları için kadın ko­misyonları ve kurulları önerilir) geliştirilerek uygulanması fikri benimsenir.

Feminizmin tarihsel gelişimi ve eleştirisi kapsamındaki tartışmalar da yer yer devrimci komünist harekette egemen olan kaba feminizm değerlendirmelerinin bas­kısı altında yapıldığı izlenimi doğsa da ilk kez kadın sorunu ve özgürleşmesine dair nispeten kapsamlı bir tartışma yürütülür. UKH’nin feminist harekete karşı sekter tu­tumundan farklı olarak feminist gruplarla eylem birlikleri yapılması gerektiği fikri savunulur, benimsenir.

ilk anda böylesine kapsamlı bir gündemle Kadın Konferansı’nın toplanmasına dair gündem maddelerinin isabet ya da isabetsizliklerine dair bir tartışma yapmak mümkün. Sonuçlarından yola çıkıldığında ilk bakışta “Cumhuriyetten günümüze ka­dın hareketinin tarihi” başlıklı gündem maddesinin sonraya bırakılabileceği gibi bir değerlendirme yapılabilir. Ancak ilk kez örgütlenmiş bir Kadın Konferansı’nın yüzü­nü kendi coğrafyasına dönmesi, bu coğrafyadaki kadın hareketlerinin tarihini incelemesi, öğrenmesi gerektiği kanısındayız. Bu bakımdan Konferans gündem madde­lerinin isabetli tercihlerden oluştuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yeni Kadın Dergisi’nin niteliksel olarak geliştirilmesi ve düzenli bir periyotla çı­karılması gerektiği kararını alan Konferans kitap ve broşürlerin çıkarılması yayıncılık alanında daha aktif bir pratik geliştirilmesi gerektiği kararını alır. Ancak daha son­raki yıllarda özellikle kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında kitap ve broşürlerin yayınlanmasına ilişkin olumsuz bir pratik sergilendiğini belirtmeliyiz.

12 Eylül yenilgisiyle birlikte kadın militanların görevlendirilmesinde yaşanan so­runların eleştirisi yapılır; kadın militanların erkeklerle fiili eşitliğini sağlamanın yol­larından biri olarak üye kabulünde ve görevlendirmelerde pozitif ayrımcılığın yanı sıra, kadın kadroların gelişimini hızlandıracak koşulların yaratılması görevini Hare-ket’in önüne koyar. Ancak bu konuda daha sonraki süreçlerde başta kadınlar gelmek üzere Konferans iradesinin, kararlarının takipçisi olunmamıştır. Bu gündem kapsa­mında yapılan tartışmalarda kadın komünistlerin kendi durumlarını formüle eden ve buradan örgütle ilişkileniş biçimlerini ifade eden “Eşe göre değil, yeteneğe göre iş!” talebinin altını çizmekte yarar var.

Yine bu gündem kapsamında emekçi kadın kitleleri arasında komünist çalışma­yı sınırlayan/sınırlandıran anlayışlar eleştirilir, işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç ka­dınların sahip oldukları potansiyeli görmezden gelen ya da o potansiyeli yedek güç olarak gören yaklaşımları mahkum eder. işçi ve emekçi kadınlar arasında komünist faaliyetin özel olarak örgütlenmesini ihmal edilemez, güncel-politik bir görev oldu­ğuna dikkat çeker. Ve bu bakış açısıyla, “Her Gün 8 Mart!” şiarı pratik yaşamın bir parçası, yol göstericisi olarak görülür/benimsenir.

Konferans, yaptığı tartışmalardan, ulaştığı temel yaklaşımlardan hareketle; ha­reket önderliğine sunulmak üzere bazı pratik önerileri formüle eder. Bunlar:

ı) işçi ve emekçi kadınalar arasında komünist çalışmanın geliştirilip güçlenmesi için; işçi ve emekçi kadınların sorunları ve mücadele taleplerinin saptanması, kadın­ların sendikal çalışmalarda aktifleştirilmesinin gerekliliğinden hareketle Emekçi Ka­dınlar Kurultayı (EKK) proje tasarısını geliştirerek onaylar.

2) Tekil ya da istisna da olsa, hareket saflarında kadınlara yönelik şiddetin kul­lanımının (eşler tarafından) kabul edilemezliği belirtilerek; bunun bir suç olarak ilan edilmesi ve bu tür durumların ağır disiplin suçu oluşturduğu, 5. Genel Konferans’da bir tüzük hükmüne dönüştürülmesi kararlaştırılır.

Son olarak; Konferans çalışmalarının değerlendirilmesi yapılır; sonuç bildirgesi ve mesajları onaylanır. 5. Genel Konferans Kadın Konferans’ını temsil edecek delege­ler seçilir.

Yeni Kadın’ın “Sosyalist Kadın Aydınlanmasında Konferans pratiğinin, deneyi­minin çözümlenmesi bakımından genele dair birkaç noktayı yer yer bir tekrara yol açsa da belirtmek istiyoruz.

Konferans öncesi tartışmalardaki sınırlılık, bazı anlayışların daha başından mutlak doğru olarak kabul edilmesi; tartışmaların bu ön kabul üzerinden yapılması; ha­zırlık sürecinde kadın ve erkek bütün kadroların gündem maddeleriyle ilgili değişik düzeylerde de olsa kendi yazılı ürünleriyle tartışmaya katılmamaları, ulaşılacak so­nuçların ve kavrayışın düzeyini sınırlandırmıştır. Ortaya çıkan bu açığın giderilebil-mesinin bir yolu olarak, Konferans sonrası sonuçların kavratılması için iradi bir çaba gösterilmemiş olması, yine ulaşılan sonuçlarda derinleşilmesini de önlemiştir. Bütün bu eksiklikler, değişim ve dönüşümü yavaşlatmakla sınırlı kalmamış; aslında daha sonraki bütün bir tarihte kararların ruhuna uygun pratik mücadelede süvarilik ve is­tikrarda ortaya çıkan kırılmaların temel nedenlerinden biri olmuştur. Sürece dair bir diğer nokta da Konferansı planlamayla, Konferans’ın bu alanda öne çıkardığı belli kadın kadroların tek işinin Konferans kararlarının kavratılması ve pratiğin örgütlen­mesi olmalıydı… Yani fiili olarak görevlendirilmiş kararların uygulanmasının takip­çisi olmalıydılar. Ancak, o gün bu ihtiyaç, gereklilik de alınmış, işin gereklerine uy­gun bir düzenleme yapılmamıştır.

Sonuç olarak; ı. Komünist Kadınlar Konferansı bu coğrafyada bir ilktir. Bu ilke imza atmanın coşkusunu, kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında bir dizi soru­nu tartışmış olmanın, teorik ve politik olarak niteliksel bir dönüşüm elde etmenin sevinciyle değişen, değiştiren olmanın gururuyla komünist kadınlar için yeni bir sayfa açılır tarihte! Komünist kadınlar bakımından coğrafyamızda devrimci-ko-münist hareketin o güne kadarki bütün bir tarihine egemen olan “Kadınlar katıl­madan devrim olmaz! Devrim olmadan kadın kurtulmaz!” (eksik bir slogan oldu­ğunu geçerken not edelim) sloganında somutlaşan ve hep kadınların özgürleşme mücadelesini geleceğe, sosyalizme havale eden ertelemeci, erkek egemen anlayış­tan kopuş sağlanmıştır. Artık onların önünde her gün 8 Mart eylemek güncel, po­litik bir görev olarak durmaktadır…

Categories: Sosyalist Kadın 1 | Yorum bırakın

-III- Her gün 8 Mart!

Emekçi Kadınlar Kurultayı (EKK) projesi, sosyalist kadın aydınlanmasında: işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadın­ların özgürleşme yürüyüşünde uzun soluklu bir mücadele­nin adı olmuştur. Komünist Kadınlar Konferansı’nın tartı­şarak son biçimini verdiği bu proje; “Her Gün 8 Mart” şia­rıyla kadın sorunu ve özgürleşme mücadelesinde sorunu “8 Mart’tan 8 Mart’a” hatırlayan yaklaşımlardan kopuşun adıdır aynı zamanda… “Bu mücadelede ben de varım” di­yen kadınların özne’leşmeleri; kendileri ve kızkardeşleri için mücadelede varoluşlarının, istek çaba ve iradelerinin pratikteki göstergesi olmuştur EKK…

1992 Aralık ayında ilk sayısı çıkan Emekçi Kadınlar Bül­teni, “Her Gün 8 Mart!” şiarıyla EKK projesini kamuoyuna sunar, işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınları bu pro­jede birlikte çalışmaya çağırır.

Tarihi, yaşanan gelişmeleri, süreci anlamak, öğrenmek ve geleceğe dair sonuçlar çıkarabilmek için EKK projesini genel hatlarıyla anımsamak gerekiyor. Ancak kısa bir özet yapmak yerine kadın özgürlük mücadelesinde, sosyalist kadın aydınlanmasında kapladığı yer, tarihsel olarak taşı­dığı anlamı nedeniyle EKB’nin ilk sayısında “Emekçi Kadın­lar Kurultayı Toplama Projesi” başlığıyla yayınlanan yazıyı kullanmayı uygun bulduk. Gelin 16 yıl önce komünist ka­dınların hazırladığı projeyi anlatan metni birlikte okuyalım:

EMEKÇİ KADINLAR KURULTAYI TOPLAMA PROJESİ
Niçin Emekçi Kadınlar Kurultayı

Son yıllara dönüp baktığımızda, çokça tartışılan konulardan birininde, kadın sorunu olduğunu görürüz. Yine bu bağlamda tartışılagelen, ancak bir türlü kavranamayan halkayı kadın hareketinin kitleselleşememesi oluştu­ruyor. Zaman zaman yapılan çıkışlar, geliştirilen pratikler ileriye taşınamayıp, küllenmeye terk ediliyor. Oysa, toplumsal mücadelenin geliştiği her an, mücadele alan­larında kadınlar yerlerini alıyor. ’89 Bahar atılımında alkışlar çalarak yürüyen, ’90 Serhıldanında zafer işaretleri yaparak sokaklara dökülen, Zonguldak grevi ve Anka­ra yürüyüşünde, Paşabahçe’de Mağa Deri’de, Ereğli’de, Ölüm Yürüyüşünde… Hep onlar vardı. An oluyor coşan nehrin dalgaları misali sokaklarda, meydanlarda, fab­rika direnişlerinde, serhıldanlarda farklı bir kişiliğe bürünmüş, kendinden emin, özgürleşmiş olarak harekete geçiyorlar, işte kitlesellik… Büyük bir potansiyele sahip ol­duklarını ortaya koydular. Ama bir gerçek var, yakıcı bir gerçek, işçi ve emekçi ka­dınlara yönelik sistemli bir çalışma yok denilecek denli cılız. Bu gerçeği değiştirmek için hamle yapmak ileri çıkmak ivedi bir görev olarak büyük önem taşıyor.

Proleter ve emekçi kadınlara dayanan bir kitle hareketi geliştirilemiyor.

Pek çok nedeni var bunun. Ama her halükarda proleter ve emekçi kadının değiş­mesi gerektiği kuşku götürmez. Ama yalnız onlar mı değişmeli? Kendine büyük rol­ler biçen pek çok çevre, grup, akım vb.’nin yaptığı gibi kadın sorununa sınıf bakış açısıyla yaklaşıldığının ilan edilmesi yetmiyor, ilan edilen bakış açısının günlük pra­tikte anlatımını bulması, somutlaştırarak ete kemiğe bürünmesi sorunu ön plana çı­kıyor. Sermaye egemenliğini devirecek siyasal ordunun, yarısını oluşturması gere­ken işçi ve emekçi kadın yığınlarına yönelik, onlara ulaşan, onları bilinçlendirip, ör­gütlendirecek ve sermaye egemenliğine karşı savaşıma sokarak değiştiren, inisiyatif ve eylem güçlerini geliştirecek etkinleştiren bir pratik olmaksızın, kadın sorununa sı­nıf bakış açısıyla yaklaşıldığının ilanı en çok bir iyi niyet belirtisi olmaktan öteye git­miyor. Bunu aşmak, teori ile pratiği, söz ile eylemi buluşturmak işçi ve emekçi kadın yığınlarının büyük gücünü açığa çıkarmanın yolu olarak kendini dayatıyor. Çokça tartışılan, ama pratik olarak çözmek için çok az şey yapılan kitleselleşme sorunun çö­zümü de buradan geçiyor.

1993 Mart’ında emekçi kadınlar gününü ismine layık bir şekilde kutlamak he­defiyle başlatılan Emekçi Kadınlar Kurultayı çalışması bu bakış açısından kaynak­lanıyor. Genel olarak kadın kurultayı değil, genel olarak kadın sorununa da değil. Somut olarak işçi ve emekçi kadınlar kurultayı. Ve yine somut olarak işçi ve emek­çi kadının sorun ve talepleri, sendikal ve politik savaşım önde gelmek üzere, işçi ve emekçi kadının etkinleştirilmesine dair konular, mücadele perspektifleri, örgütlen­me biçim, yol ve araçlarının düşünülmesi, tartışılarak geliştirilmesi için özel çaba­lara ihtiyaç var. Bir şey daha; işçi ve emekçi kadınlar adına çok şey söyleniyor ve söylenecek de, ama acaba kendisi ne düşünüyor? Sıra onlarda, söz ve inisiyatifin hikayenin gerçek kahramanlarında olmasının zamanıdır ve yalnızca bu bile, mu­azzam bir ilerleme olur.

Projenin Amacı

Bu proje oluşturulurken geçmiş süreçlerde yapılan irili ufaklı bir çok pratik göz­den geçirildi. Görüldü ki, kadınlar için oluşturulan kürsüler, işçi ve emekçi kadınlar için değil, genellikle aydın kadınlar için kuruluyor. Oysa kadın yığınlarının ana kit­lesini işçi ve emekçi kadınlar oluşturuyor. Burada konu ve problem kürsülerin aydın kadınlar için kurulmuş olması değildir. Asıl sorun, işçi ve emekçi kadınların öne çık­maması, kendi kürsülerini yaratamaması ve kendileri için mücadele kanalları aça-mamalarıdır. Tabi, onlar adına hareket etme iddiasında olanların burada belirleyici bir sorumluluklarının olduğu da inkar edilemez. Durum böyle olunca en geniş işçi ve emekçi kadının bu çalışmaya katılması ve projeyi sahiplenmesini sağlamak başlı ba­şına önem kazanıyor. Bu, onların kendi sorunları üzerine düşünmelerini, tartışmala­rını, mücadele talep ve perspektiflerini inşa etmelerini sağlamanın ön plana çıkan bir yoludur. Demek ki, bu projenin odağında, bu çalışmanın konusu olan işçi ve emek­çi kadınlar kitlesi duruyor. Fakat bu, işçi ve emekçi kadının mücadelesine bir şeyler katmak, omuz vermek isteyen, birikimi ve deneyimi olan kimselerin desteklerini al­mayı, kolektif çalışmada yer almalarını sağlamayı, birlikte çalışma olanaklarını de­ğerlendirmeyi asla dışlamıyor. Tabi, birlikte çalışmanın yönü ve hedefi açık ve kesin olmak zorundadır.

O halde, Emekçi Kadınlar Kurultayı projesinin amacı, kurultayın gündemi çerçe­vesinde, en geniş işçi ve emekçi kadın kitlesinin doğrudan ve etkin bir şekilde katı­lımıyla ve kendi sorunlarını sahiplenme temeli üzerinde bu çalışmayı yürütmektir.

Hedef ve Zaman

Her yıl 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde değişik sınıf ve katmandan ka­dınlar kendi dünya görüşlerine göre 8 Mart’ı kutluyorlar. Egemen sınıfların amacı, 8 Mart’ı saptırarak gerçek içeriğini boşatmak, onun bir başkaldırı günü olarak yaşatıl­masını önlemektir. Oysa, 8 Mart günü Newyork sokaklarını kanlarıyla sulayan doku­ma işçisi kadınlar, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve çalışma saatlerinin kısaltıl­ması için başkaldırmalardı Amerikan burjuvazisine. ’93 8 Mart’ında işçi ve emekçi kadınların kendi sorunlarını tartıştıkları mücadele talep ve perspektiflerini inşa ettik­leri Kurultay’dan 8 Mart’ı en anlamlı bir şekilde selamlasınlar istedik. Ezilen, sömü­rülen işçi kadının mücadele şiarlarının yükseldiği gün olsun diye, hedef olarak 8 Mart’ı seçtik. En geniş işçi ve emekçi kadına ulaşmak üzere çalışmaları başlattık. Şim­diden 8 Mart için bir çalışma başlatmak erken değil mi denebilir, ya da düpedüz er­ken bulunabilir. Böyle bir projenin yürürlüğe sokulması, gerçekleştirilmesi için şim­diden işe koyulmak, bu çalışmanın kapsamı düşünüldüğünde hiç de erken değildir. Gerçek bir kitle örgütlenmesi ve hareketlenmesi yaratmayı hedefliyoruz ve bu sıkı bir çalışma koşullarında bile zaman gerektiriyor. Oysa önümüzde aşağı yukarı 3 ay kal­dı. Ki bunun büyük bir zaman olmadığı açıktır.

Kurultay’m Gündemi

Gündemin öncelikle bu Kurultay’m adına ve projenin amacına uygun olması ge­rekiyor. Tabi gerçekçi ve gerçekleştirilebilir de olmalı. O halde, akla gelen, kadınla ilgili tartışabilecek ve hatta tartışılması gereken her şeyi sıralayıp, bir gündem oluş­turmak oburluk ve perspektifsizlik olur. Bir kurultayda her şeyi tartışmayı hedefle­mek seviye ve verimliliği düşüreceği içinde amaca uygun olmaz. Ayrıca açık ki, ör­neğin akademik tartışmaları öne çıkaran ağırlık veren, bir kurultay ve hazırlıkları iş­çi ve emekçi kadınlar için çekici olma ve onlar için bir kürsü işlevi de göremez, ismin­den de belli olduğu gibi hedef kitlesi geniş işçi ve emekçi kadınlardır. Dolayısıyla, gündem işçi ve emekçi kadınlara hitap etmeli, ilgilerini çekmeli ve onları tartışmala­ra katabilmelidir. Son olarak gündem, kurultay sonrası süreçte de yaşayacak işçi ve emekçi kadının sorun ve taleplerinin belirtmesi için olduğu gibi, mücadele perspek­tifleri, yol ve araçları bakımından olsun, hazırlık sürecinin kazanımları ve kurultayın sonuçlarıyla da bir iz bırakabilecek özelliğe sahip olmalıdır.

Sıralanan gerekçe ve yaklaşımlardan hareketle Emekçi Kadınlar Kurultayı’nın gündemi söyle oluşturuldu:

ı) Emekçi kadınların sorunları ve mücadele talepleri,

a)  işçi kadınların

b)  emekçi kadınların

2) Kadın işçi ve emekçilerin sendikal örgütlenmesinin ve sendikal mücadeleye katılımının geliştirilmesinin sorunları,

Önce şunu vurgulamakta yarar var, erkek ve kadın işçi ve emekçilerin sermayeye ve egemen sınıflara karşı savaşımı ve talepleri hiç kuşkusuz bir bütün oluşturuyor. Bunun­la birlikte yine de her iş kolunda kadın işçi ve emekçilerin ayrı/özgün sorun ve talep­leri de var. Kadın işçi ve emekçilerin sendikal örgütlenme ve mücadelede daha özgün sorun ve engellerle karşılaştıkları da bir gerçek. Bunlar nedeniyle, gündem özgün ola­rak ya da özel olarak kadın işçi ve emekçiler bakımından ele alınmak durumunda.

ilk anda gündem belki dar görülebilir. Ama daha yakından bakıldığında ve çalış­manın öngörülen yürütülme tarzıyla birlikte ele alındığında oldukça geniştir. Çünkü çalışma, bütün değişik iş kollarında (değişik işyerlerinde ve değişik şehirlerde) çalışan işçi ve emekçi kadınları farklı düzeylerde bir araya getirip gündemi tartışıp inceleme­yi ve çalışmaları işyerlerinden iş kollarına, farklı şehirlerden genele doğru birleştirme­yi öngörüyor. Diğer bir anlatımla, şehirlerdeki hazırlık komisyonları fabrika ve işyerle­ri bazında ilişkiler kurup toplantılar düzenleyecek ve aynı şey ayrı ayrı işkolları düze­yinde gerçekleştirilecek, çalışma grupları oluşturulacak ve giderek şehirler düzeyinde bir çeşit alt kurultaylar toplanacak. Bunun geniş kapsamlı bir iş olduğu açıktır.

Çalışmanın Örgütlenmesi

Değişik mesleklerden Emekçi Kadınlar Kurultayı Projesini oluşturan kadınlar olarak değişik illerde ilk girişimlerde bulunarak çalışmayı başlattık. Çünkü böyle bir inisiyatif gerekiyordu. Fakat bu, güçleri önemsemediğimiz hesaba katmadığımız anlamına gelmiyor. Dahası ilk girişimleri başlatma inisiyatifi göstermemiz bize özel bir ayrıcalık da tanımıyor. Çünkü işçi ve emekçi kadınların mücadelesine hizmet et­menin kimsenin tekelinde olamayacağı düşünce ve inancındayız. Dahası çalışmaya katılan herkesin eşit haklara sahip olduğunu düşünüyoruz. Bir yığın örgütlenmesi ve çalışmasının gerektirdiği kitle demokrasisisin uygulanmasını politik eğilim ve inançları farklı insanların böyle bir çalışma içeresinde birlikte var olabilmelerinin zorunlu ve vazgeçilmez koşulu olarak görüyoruz. Bu çalışmada birlikte var olmanın çalışmanın sorumluluk ve başarısını üstlenmeni, yüklerini paylaşmanın tek koşulu projeyi kabullenmek, böyle bir kurultay çalışmasının gerekli ve yararlı olacağı dü­şüncesini paylaşmaktır. Örgütlenmesinin demokratikliği ise amaç birliği ile beraber çalışmaya katılanları birleştirici temel bir unsurdur. Çalışmanın örgütlenmesinin harcıdır kitle demokrasisi..

EKK Hazırlık Komisyonları; projeyi benimseyen kadınlar, değişik yerleşim birim­lerinde (il ve ilçelerde) bir araya gelerek EKK Hazırlık Komisyonları kurarlar. Hazırlık Komisyonları için bir sayı sınırlandırması söz konusu değildir. Kaldı ki, ilerleyen sü­reçte çalışmaya katılan kadınlar da Hazırlık Komisyonlarında yer alabilirler. Ama herkesin de taktir edeceği gibi tartışmaların ve çalışmaların hiçbir aşamada başlan­gıç noktasına döndürülmesi düşünülemez. Zira böyle bir durum amaca aykırı olur, çalışmayı baltalayarak köstekler. Hazırlık Komisyonları içeresinde iş bölümü olmalı­dır. Örneğin geniş bir Hazırlık Komisyonunun çalışmalarını düzgün bir şekilde yürü­tebilmesi için, yürütme ya da daimi bir sekretarya oluşturması gerekir. Hazırlık ko­misyonları, başlangıçta birkaç toplantısını kuruldukları alanda işçi ve emekçi kadın­ların bulunduğu iş yerlerinin, fabrikaların bir dökümünü çıkarmaya işleri planlama­ya ve iş bölümünü gerçekleştirmeye ayırmalıdır. Örneğin, gıda iş kolunda kaç iş ye­ri var, hangi sendikada örgütlüler ya da aynı şey sağlık emekçileri, maliye ve bele­diye çalışanları, öğretmenler vb. için de geçerlidir. Yine aynı şekilde, başlangıçta sendikaları ve bu çalışmaya yardımcı olacak kurum ve derneklerin bir döküm çıka­rılmalı, ilişkiye geçilmeli, proje anlatılıp destekleri istenmelidir. Çalışmaya özel kat­kısı olabilecek, incelemeci, gazeteci deney ve bilgisiyle katkıda bulunacak kişiler be­lirlenmeli ve ilişkiye geçilmelidir.

Bu ilk bilgi toplama ve işlerin planlanmasını, görev bölüşümü izlemelidir. Burada Hazırlık Komisyonu içinde iş kollarına göre bir iş bölümünün özellikle gerekli olduğu­nu vurgulamalıyız. Hazırlık Komisyonlarının bu çalışmadaki özel rolleri düzen leyicilik ve organizasyondur. Buna göre her bir iş kolu için görev üstlenecek kişiler, görev üst­lendikleri iş kolundaki bütün iş yerlerindeki kadınlara ulaşmalı, iş yerleri ve iş kolu düzeyinde olanaklı en geniş katılımlı toplantılarda kurultay gündem ve hazırlıklarının tartışılmasını örgütlemek görevi vardır. Farklı gündem maddeleri için hatta, farklı so­run ve talepler için ayrı toplantılar düzenlemek daha yararlı olabilir. Bu toplantılarda yapılacak tartışmalara da bağlı olarak sorunları daha detaylı olarak inceleyecek ve doküman hazırlayacak çalışma grup ya da komisyonları oluşturulmalıdır.

Hazırlık Komisyonlarının kurulması bakımından burada bir not düşmekte yarar var. Bu aşamada, Kurultay hazırlık çalışmaları ancak birkaç belli başlı merkezde başlatılmış bulunuyor. Oysa amacımız çalışmayı olabildiğince her alana yaymak ba­kımdan örneğin, Kayseri’den şu ya da bu şekilde bülteni elde eden ve projeyi yerin­de bulan kadınlar, bültende verilen ilişki kanalını kullanarak bu çalışmayı yürüten bizlerle kontak kurup, kendi şehirlerinde (ya da o şehirde kendi iş kollarında) çalış­ma başlatabilir ve hazırlık Komisyonu kurabilirler. Böyle bir inisiyatifin gerekliliği tartışma götürmez ve bu şekilde oluşturulan Hazırlık Komisyonları da açık ki aynı hak yükümlülük ve olanaklara sahiptir.

Değişik alanlarda başlatılan ve birçok alana yayılacak bu çalışmayı yürütenler arasında koordinenin, deney ve bilgi alış verişinin sağlanmasının önemi kendiliğin­den ortaya çıkmaktadır. Bu ihtiyacı karşılamak üzere, bir Merkezi Hazırlık Komisyo­nu oluşturulması gerekiyor. Bunun için değişik yöntemler düşünülebilir, ama yerel Hazırlık Komisyonları’nın Merkezi Hazırlık Komisyonu’nda yer alacak temsilcisini be­lirlemeleri gerçekçi ve demokratik bir çözüm olacaktır. Bülten’in yönetimi de bu Mer­kezi Hazırlık Komisyonu tarafından üstlenilmelidir.

işin örgütlenmesinde, olabildiğince çok sayıda kadını çalışmaya katmak, olabil­diğince çok sayıda kadının görevler üstlenmesini sağlamak, hem çalışmanın bir amacı ve hem de başarının kesin bir koşuludur. Bu bakımdan, örneğin, kurultayın gündeminde öğrenci kadınların sorunları yer almamasına karşın, genç kadınlar (ya da ev kadınları) işçi ve emekçi kadınlara yönelik bu çalışmada görevler üstlenebilir­ler ve üstlenmelidirler de.

Çalışmalara Mali Destek

Emekçi Kadınlar Kurultayı hazırlıkları ve kurultayın gerçekleştirilebilmesi için mali sorunların çözümünün önem taşıdığı açık bir gerçektir. Bu projenin gerçekleş­tirilebilmesi çalışmaya katılanların özverisine dayanmak zorunda. Ve biz öncelikle çalışmaya katılacak arkadaşları özveriye davet etmek durumundayız. Ama bununla sınırlı kalamayız, çalışmaya katılan her arkadaş, maddi destek sağlamak için de ça­ba harcamak gerektiğini daha baştan düşünmeli ve kavramalıdır. Bu çalışma işçi sendikaların ve kamu emekçilerinin sendikalarını doğrudan doğruya ilgilendiriyor. Onlardan hem maddi destek talep etmek, hem toplantı yeri sunmaları ve hem de üyelerinin çalışmalara katılımını sağlamada yardımcı olmalarını istemek, şube yöne­ticisi, işyeri temsilcisi vb. görevi olan kadınlara ulaşmak ve çalışmalarda yer almala­rını, görev ve sorumluluklar üstlenmelerini sağlamak gerekiyor. Ayrıca gelir sağlayı­cı etkinliklerde düzenlenebilir. Bülten’in satışı ve bağışların merkezileştirilmesi gere­kiyor. Özellikle Bülten’in paralarının toplanması ve zamanında gönderilmesi, Bül­ten’in düzenli yayını bakımından da önem taşıyor.

Ayrıca ve ek olarak belirtmeliyiz ki, gelirler ve harcamalar Bülten aracılığıyla du­yurulacak ve denetime açık olacaktır.

1993 6-7 Mart’ında toplanması öngörülen Kurultay’ın ilk adımı “bu mücadele­de bende varım!” diyen işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlarla ortak çalışma­nın örgütlenmesidir. Bunun için EKK Hazırlık Komisyonlarının oluşturulmasıdır. Ya­ni kadınlar bir koldan Bülten’i alarak Türk-iş Kadın Bürosu, Hak-iş Genel Başkanı, çeşitli sendika genel merkezleri ve yine kadın işçilerin yoğun olarak çalıştıkları iş­kollarında örgütlü sendika şubeleriyle görüşürler, projeye katılmaları destek olma­larını isterler. Ocak ayının ilk haftasından itibaren de, kadın dernekleri çeşitli siya­sal örgütlerden kadınların katıldığı toplantılar örgütlenir. Emekçi Kadınlar Kurul­tayı projesini bu toplantılarda sunan Yeni Kadınlar, başından itibaren projenin su­nucusu olmaktan kaynaklı kendilerine hiçbir biçimde özel bir ayrıcalık tanımadık­larını da ifade ederler. Ve sonraki bütün süreçlerde de bu anlayışa denk düşen bir pratik içerisinde olurlar.

Başta istanbul gelmek üzere izmir, Ankara, Adana, Adıyaman, Antep, Bursa, Ça­nakkale, Kayseri, Malatya ve iskenderun’da Emekçi Kadınlar Kurultayı Hazırlık Ko­misyonları kurulur.

Geçerken bir noktayı vurgulamakta yarar var. EKK projesi yalnızca çeşitli siyasal yapılardan kadınların ortak bir çalışmasını öngörmemiştir/önermemiştir. Proje tek tek işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların ortak faaliyetini öngörmüştür, iste­yen her kadın bu faaliyette yer alabilir, komisyonlarda, yürütmede görev üstlenebi­lir. Ancak daha başından itibaren çeşitli grup temsilcisi kadınlardan oluşturulmuş, iller Toplantısı’da böyle bir işleve sahip olmuştur. Yine ilk toplantılara katılan bazı kadın grupları, o günün koşullarında böyle bir projenin hayata geçirilme şansı ol­madığını kitle hareketindeki durgunluğun başarısızlığı koşullayacağı gerekçesiyle bu çalışmaya katılmayacağını belirtirler.

Projenin örgütlenmesine özel olarak da yürütmenin oluşumuna ilişkin itirazları değerlendiren Yeni Kadınlar, diğer gruplardan kadınların bu önerisini projenin ruhu­na aykırı bulsalar da ödün vermeyi, uzlaşmayı tercih ederler, uygun bulurlar. Zira böyle bir projede diğer devrimci-komün ist gruplardan kadınların yer almasının, ka­dın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında kendi içlerinde var olan/hakim olan “dev­rimci kendiliğindencilik”e karşı bir adım olacağı fikri, isteği belirleyici olmuştur.

EKK deneyimini anlatmaya ve çözümlemeye bazı soruları yanıtlayarak devam edelim. EKK Hazırlık Komisyonları nasıl çalıştı? Kurultay nasıl örgütlendi? Bu süreçte ne tür sorunlarla karşılaşıldı? biçiminde sorularımızı çoğaltabiliriz.

Emekçi Kadınlar Kurultayı’nı örgütlemek üzere yola çıkan farklı gruplardan ka­dınların ilk adımı EKK Hazırlık Komisyonları’nı kurarak kendilerini örgütlemek olur. Bu çalışmaya; Yeni Kadın (projeyi hazırlayan ve sunan, Birlik Devrimiyle kendilerini Sosyalist Kadın olarak adlandıran kadınlar), Devrimci Komünist Kadınlar (bugün kendilerini EMEP’li kadınlar olarak ifade eden kadınlar), Yeni Demokrat Kadın Derneği(YDKD,) Emekçi Kadınlar Derneği (Bugünkü EKD ile karıştırılmamalı, bugün kendi­lerini Emekçi Kadınlar olarak ifade etmektedirler), Dem-Kad(ilk birkaç toplantıya ka­tılırlar. Ancak kendi iç sorunlarından kaynaklı faaliyette yer alamayacaklarını bildi­rerek çekilirler) Devrimci Yaşam Okuru Kadınlar (’95 yılında bu kadınlarda kendile­rini Sosyalist Kadın olarak ifade ederler), Devrimci Proleter Kadınlar (DPK) katılırlar.

EKK projesinin hayata geçirilmesinde Emekçi Kadınlar Bülteni fabrika ve iş yeri toplantılarının temel aracı olur. Ev toplantıları ilk aylarda bilinçli olarak tercih edil­mez. Güçler fabrika ve iş yerlerine yani çalışan kadınlara kanalize edilir.

Bülten aylık periyotlarla çıkarılır. Bültenin çıkarılması Kurultay’ın teknik, bürokra­tik örgütlenmesi, iller Toplantısı’nın her ay düzenli olarak gerçekleştirilmesi, illerle ilişkilerin organizasyonundan istanbul’da oluşturulan Merkezi Yürütme Komisyonu sorumlu olur. Yürütme, istanbul’da yürütülen kitle faaliyetinde de fiilen görev alır.

Bütün illerde kurulan EKK Hazırlık Komisyonları, hafta sonlarında kendi iç toplan­tılarını gerçekleştirirler. Bu toplantılarda; işçi ve memur komisyonunda yer alan ka­dınlar; bir önceki hafta boyunca hangi fabrika ve iş yerine gittikleri, buralarda top­lantı yapıp yapılmadığı, toplantıya kaç kadın katıldığı, hangi sorunların tartışıldığı, kaç bülten satıldığı tüm bilgileri verirler. Toplantının ikinci bölümünde gelecek haf­tanın planı konusunda bilgilendirme yapılır. Ve komisyonlar ayrışarak bir sonraki haftanın iş planını yaparlar. Bu çalışma tarzı Kurultay toplanıncaya kadar hiçbir şe­kilde aksatılmaksızın sürdürülür.

Merkezi Yürütme de hem hafta sonu Hazırlık Komisyonlarının toplantılarına ka­tılır, hem de hafta içinde kendi toplantısını düzenli olarak yapar, bütün işleri takip eder. Bülten’in yazılarının yazılması yazıların redakte edilmesi ve teknik işleri de, her sayıda bir grubun olanaklarını kullanarak yaparlar. Geceleri bu işleri yapmak üzere bir araya gelen Yürütme üyelerinin bir yandan Bülten’in yazılarıyla uğraşır­ken, aralarda genel olarak faaliyete dair serbest vezin sohbetler yaparlar. Bu ilişki biçimi kadınlar arasında daha sıcak, özel bağların/duyguların gelişmesini sağlar; dostluğu pekiştirir.

Bülten’in tirajı 5 bindir. Ve hiç zorlanmadan Bülten kendini finanse eder. Bir de irili ufaklı ihtiyaçları da karşılar. Bülten elden dağıtılır. Gidilen her fabrikada, iş ye­rinde yeni okurlar kazanılır. Bülten’in içeriği Kurultay’ın örgütlenmesine uygundur. Hazırlık Komisyonları yaptıkları her fabrika, iş yeri toplantısın Bülten’e taşırlar. Bir sonraki sayıda bu toplantı haberleri, o iş yerinde kadın işçilerin emekçilerin kadın ol­maktan kaynaklı sorunları yer alır. Yeni sayı çıkar çıkmaz ilgili komisyonlar Bülten’i alarak yeniden aynı iş yerlerini dolaşırlar. Bu kez Bülten sayfalarında kendilerini, so­runlarını bulan kadınlar, genellikle Bülten’le biraz daha farklı ilişkilenirler. Hatta bir­çok örnekte kadınlar, kendi aldıklarının dışında birkaç bülten daha alıp başkalarına satarlar, her sayıya 15-20’nin üzerinde bizzat kadınların kaleminden çıkmış mektup­ların gelmesi önemlidir. Yürütme, bu mektupların hepsinin Bülten’de yayınlanması­na özel olarak dikkat eder. Mektuplardaki bu yoğunluk ile çalışmanın etkinlik düzeyi arasındaki doğru orantıya dikkat çekmek isteriz.

Hazırlık Komisyonları herhangi bir fabrika iş yerinde toplantıları yemek ve çay aralarında yaparlar. Zaman zaman bazı işyerleri için hafta sonu sendikalarda toplan­tılar da örgütlenir. Zamanla gidilen bazı iş yerlerinde Kadın Komisyonları kurulması girişimleri, Bülten’i topluca alıp iş yerinde satan, satacak düzeye ulaşan ilişikler kısa sürede faaliyetin elde ettiği başarılar olmuştur.

Bu faaliyette iller Toplantısı, bütün çalışmanın en üst organıdır. Her ay düzen­li olarak bir araya gelen il temsilcisi kadınlar, bütün faaliyete dair bilgileri burada birleştirirler. Faaliyetin sorunlarına burada çözüm aranır, kararlar yine bu toplan­tılarda alınır.

Şubat ayının başından itibaren Yürütme’nin asli işi Kurultay’ın teknik, bürokra­tik hazırlıkları olur. Uygun bir salon, afiş, davetiye, çağrı bildirileri, Tertip Komitesi­nin oluşturulması, izin için başvuru, hepsinin halledilmesi gerekir. Kurultay Hazırlık Komisyonları bir yandan fabrika ve iş yeri toplantılarında işçi ve emekçi kadınların kendi kürsülerinden sunacakları tebliğleri hazırlatırlar, akşam saatlerinde de istan­bul’un belli merkezleri, çeşitli semtler, fabrikaların yoğun olduğu bölgelerde afiş ya­pıp, işçi servislerinde kadınları Kurultay’a çağıran bildirileri dağıtırlar. Afiş yapma işi her defasında başlı başına bir eyleme dönüşür. Bu yoğun süreçte Hazırlık Komisyon-ları’nda çalışan kadınların bir kısmı izin alır; bir kısmı da rapor alarak bütün zaman­larını çalışmaya verirler. Muazzam bir enerji, yaratıcılık örneği sergilenir. Kurul-tay’dan günler önce istanbul’daki belediye otobüslerinin arka camlarına Kurultay’a çağrı afişleri asılır…

Şevkle, coşkuyla 6-7 Mart’ta düzenleyecekleri Kurultay’a hazırlanan kadınların yüzüne 5 Mart öğlenden sonra Emniyetten bildirilen Kurultay’ın yapılamayacağı yasaklandığı haberinin gölgesi düşer. Her şeye rağmen kadınlar pes etmezler. Dö­nemin CHP’li Kadın Bakanı Türkan Akyol’a başvururlar. Akyol polisten daha polis çıkar. Geriye Cumartesi gününün organizasyonunu yapmak kalır. Bu yasağın is­tanbul Valiliği önünde illerden Kurultay’a katılmak üzere gelen kadınlarla protes­to edilmesi kararı alınır.

6 Mart, ’93 sabahı illerden, istanbul’un çeşitli semtlerinen gelen kadınlar saat 09.00’da Aksaray’da 19 Mayıs Düğün Salonu önünde buluşurlar. Polis erkenden böl­geyi tutmuştur. Yoğun kar yağışı altında kadınlar Aksaray’dan Cağaloğlu’nda bulu­nan istanbul Valiliğine doğru yürüyüşe geçerler.

Polisin “açıklamanızı burada yapın ve dağılırı” dayatmasına aldırmazlar. Polisin müdahale ve tacizi altında yürüyüşlerini sürdürürler. Çemberlitaş’ta kadınlara saldı­ran polis, onlarca kadını gözaltına alır. Sadırının ardından İHD istanbul Şubesi’nde toplanan kadınlar, polis saldırısını, istanbul Valiliği’nin ve Emniyet’in keyfi, baskı, tutumlarını yaptıkları basın açıklamasıyla protesto ederler. Daha sonra, semtlerden, illerden ve yurtdışından gelen, İHD istanbul Şubesi’ne ulaşabilen 300 kadınla CHP is­tanbul il Başkanlığı’nın konferans salonunda Mini Kurultay yaparlar. Bu kurultay’dan iki karar çıkar. Biri, gözaltına alınan kadınların serbest bırakılması için Emi­nönü Polis Karakolu önünde oturma eylemi yapılması. Diğeri ise Yürütmenin belirle­yeceği bir başka tarihte Emekçi Kadınlar Kurultayının toplanmasıdır.

Kadınlar otobüslerle Eminönü Polis Karakolu önüne giderler. Avukatlar gözaltına alınan kadınların serbest bırakılması için görüşmeler yaparken, kadınlar da Karakol önünde oturma eylemi yaparlar. Gözaltına alınanların serbest bırakılacağı bilgisi üzerine oturma eylemi bitirilir. 7 Mart 1993 tarihli gazeteler polis saldırısını “kadınlar gününde kadına dayak” manşet başlığıyla verirler…

Yürütme Mini Kurultay’dan çıkan devam kararı üzerine 10-11 Temmuz 1993’de Emekçi Kadınlar Kurultayı’nı toplama kararı alır. Bu kararı bütün illere hazırlık komis­yonlarına bildirir. Kurultay çalışmaları 5-10 günlük aranın ardından tıpkı birinci dö­nemdeki gibi, aynı hızıyla başlar ve devam eder. Bu dönemde ek olarak Hazırlık Komis­yonları içinde semt ve kültür komisyonları oluşturulur. Ev toplantılarıyla, ev emekçisi kadınların da Kurultay’a katılımını özel olarak sağlamak için çalışmalar yürütülür…

O An!

Emekçi Kadınlar Kurultay Hazırlık Komisyonlarında yer alan kadınların aylarca emek verdikleri Kurultay’ın toplanacağı o an nihayet gelir! Bu kez Kurultay için Ka­dıköy Caferağa Spor Salonu tercih edilmiştir. 10-11 Temmuz 1993 tarihinde toplanan Kurultay’a iki gün boyunca 2 bini aşkın kadın katılır. Kurultay özgürlük mücadele­sinde yitirilen kadınların anısına saygı duruşuyla başlar. Tertip Komitesi adına yapı­lan kısa bir konuşmayla Kurultay’a katılan işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadın­lar selamlanır. Yürütme adına yapılan konuşmada 1992 Aralık’ından, ’93 Tem-muz’una kadar yürütülen faaliyet özetlenir. Ardından Divan yerini alır ve kürsü işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların, Kürt kadınların sorunlarını ve çözüm öneri­lerini tartışmaları için sorunun muhataplarına bırakılır…

Coğrafyamızda bir ilke daha imza atan kadınlar, bu topraklarda kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında değişiminde canlı örnekleri olurlar. Evet, ilk kez bu Kurultay’da sorunun muhatapları kendi sorunlarını ve çözüm önerilerini tartışırlar. Sümerbank’tan, ilaç fabrikalarından, tekstil fabrikalarından ve atölyelerinden, İS-Kİ’den, Suser’den, belediyelerden, Tekel fabrikalarından, okullardan, hastane ve sağlık ocaklarından, Packard’dan, Dikimevinden gelmişlerdir.

Baskının, zulmün en katmerlisini yaşayan, serhıldanların en önünde özel timin, as­kerin namlularına aldırmadan, panzerlerin üzerine yürüme cüretine sahip Kürt kadın­lar yaşadıklarını kürsüden ifade ederler, kardeşlik ve barış dileklerini dile getirirler.

Evin dört duvarı arasına sıkıştırılmış, kaşık düşmanı gözüyle bakılan; yoksullu­ğun açlığın, çaresizliğin kıskacındaki ev emekçisi kadınlarda “bu mücadelede ben­de varım” diyerek seslerini diğer kızkardeşlerinin seslerine katarlar…

Genç kadınların sevinçli solukları, gelecek düşleriyle aydınlanır Kurultay salonu…

Başta istanbul olmak üzere, izmir’den, Ankara’dan, Adana’dan, Adıyaman’dan, Antep’ten, Bursa’dan, Çanakkale’den, Kayseri’den, Çorlu’dan, Çerkezköy’den, Ço-rum’dan, Tunceli’den, Diyarbakır’dan Erzincan’dan, Sivas’tan, Malatya’dan, isken­derun’dan, Fransa’dan, Almanya’dan işçi ve emekçi kadınlar kendi dillerinde, so­runların tartışıp, çözüm önerilerini sunarlar..

Kurultay iki gün, dört oturum, 12 saat sürer. Toplam 122 tebliğden, ancak 46’sı salonda sunulabilir. Kurultaya gelen 92 adet mesajın tümü okunur.

Kurultay kürsüsünden sorunlarını ve mücadele taleplerini dile getiren işçi ve emekçi kadınlar örgütlenmek gerektiği fikrinde birleşirler. Bu konuda sunulan öne­rileri ortaklaştıran Yürütme kamuoyuna açıkladığı Kurultay sonuç bildirgesinde şöy­le formüle etmiştir.

“Sorunların üstesinden gelmek; yakın ve uzak hedeflere varmak ve kalıcı kaza­nımlar edinmek için örgütlenmeliyiz. Kurultayımıza verilen ve katılımcıların oybirli­ğiyle büyük bir coşku ile kabul ettikleri önergeler gereğince bu örgütlenme:

*Başta işçi ve emekçi kadınların yoğun olarak çalıştığı sektörler olmak üzere fab-rika-işyeri, sendika, kırsal kesim, semt kadın komisyonları, yaratılarak onların dele­geleriyle merkezileşecek sistemli, programlı bir çalışmanın son ifadesi olabilecektir.

* Sınıfsal perspektifle, burjuva ideolojisinden bağımsız ve örgütsel anlamda her­hangi bir yapının yan örgütü olmayan,

*Kürt, Türk, Laz, Çerkez… Her ulustan ve milliyetten kadınların birleşik mücade­lesini içeren,

*Örgütlenmesi ve işlerliği açısından demokratik olan,

*En geniş kadın kitlelerini kucaklamalı, ancak üretim birimlerini iş yerlerini temel alarak bu katılım sağlanmalı,

*Kurultay Hazırlık Komisyonları, örgütlenme konusundaki ortak tebliğ dikkate alınarak, örgütlenme komisyonları ve komiteleri görevini üstlenmelidir,

*Bugüne kadar elimizde kullandığımız en önemli araç olarak Emekçi Kadınlar Bülteni devam ettirilmeli,

*8 Mart 1994 hedeflenerek, çalışma yapılan illerde işçi, kamu emekçisi ve ev ka­dını komisyon örgütlenmeleri genişletilerek güçlendirilmeli, komisyonların somut talepler, sorunlar için kampanyalarla güçlendirilmiş muhtelif etkinliklerin ve eylem­liliklerin yanı sıra delege konferansları düzenlenmeli, tiyatro koro gibi kültürel çalış­maları içerecek muhtelif araç ve yöntemlerle örgütlenme çalışmaları güçlendirilip, hızlandırılmalıdır.

*Ceniş bir zaman dilimine yayılsa da delegasyonlar ile program ve tüzük çalış­maları, kadın kitleleri içinde yaşama geçirilmelidir.” (EKK sonuç bildirgesi’nden)

Emekçi Kadınlar Kurultayı’nın aldığı kararlar ışığında; ’92 Aralık’ın dan ’93 Tem-muz’una kadar EKK’yi toplamak üzere yürütülen faaliyet, işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlar arasında Emekçi Kadınlar Birliği adıyla yürütülecektir. Yeni alanlara, kentlere açılmak, yeni ilişkiler kurmak ve güçlü bir kadın örgütü yaratmaktır hedef… Belirli bir takvime bağlanmış Kurultay’ın toplanması başarıyla tamamlanmıştır. Artık EKB komisyonlarının önünde günlük bir çalışma durmaktadır. Ve artık “Her Gün 8 Mart!” şiarı birkaç yıllığına da olsa, EKB içerisinde yer alan tüm gruplarca da benim­senmiştir. Elbette bunun yaşamdaki karşılığı her grup bakımından ayrı bir değerlen­dirme konusudur…

EKK Deneyiminin Bazı Özellikleri: Dersler… Sonuçlar…

EKK deneyiminin çok yönlü kazanımlarını, mücadeleye kazandırdıklarını madde­ler halinde sıralayacak olursak, uzun bir liste yapmak mümkün. Ancak biz en temel noktalarla kendimizi sınırlandıracağız:

ı) EKK değişik sosyalizm iddialı politik yapılardan kadınların; yani öncü kadınların bir eylem ve irade birliği olarak gerçekleşmiştir. Böyle bir yapılanma içerisinde, farklı yapılardan öncü kadınlar birbirlerinden güç almışlar ve proje çerçevesinde bir irade ve eylem birliği geliştirerek, geniş işçi ve emekçi kadın kitlelerine gidecek etkili bir kuvvet meydana getirmişlerdir. Farklı yapılardan öncü kadınların güçlerini ve olanak­larını birleştirmesi; harekete canlılık ve dinamizm kazandırmıştır. “Farklı yapılardan” geliyor olmaları, eleştiri, tartışma, grupçu dejenerasyona varmayan rekabet ve hege­monya mücadelesinin de bu dinamizm ve canlılıkta etkisi olmuştur. Coğrafyamızda devrimci harekete egemen olan grupçu geleneği dikkate aldığımızda; EKK deneyi bu grupçuluğa karşı kadınlar cephesinden geliştirilmiş önemli bir örnek olmuştur.

2)  EKK deneyimi sosyalizm iddialı akımları; sosyalist kadın aydınlanmasında öne çıkan Yeni Kadınların kendi ulaştıkları düzeye taşıma gibi bir başka gerçekliği de ifa­de eder. EKK süreci sosyalist kadın aydınlanmasının 1. dalgasını genişletici/genelleştirici olmuştur. Bu en azından birkaç bakımdan böyledir. EKK faaliyetinde yer alan bileşenlerin gündemine;

a)  Pratikte bu çalışmaya ne kadar yöneldikleri ayrı bir değerlendirme konusu ol­sa da, işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlar arasında faaliyetin özel olarak ör­gütlenmesi gerektiği;

b)  Kadınların kurtuluşu için mücadelenin geleceğe ertelenemeyeceği;

c)      Kadın sorunun teorik-politik kavranışında bir fark yaratmıştır.

3)     Sosyalizm iddialı değişik yapılardan kadınların oluşturduğu EKK deneyiminin ayırıcı bir diğer özelliği, yapılanısın demokratikliğidir. Demokrasi, devrimci işbirliği bu zeminin güvencesi olmuştur. Demokratik yapılamış ve işleyiş değişik yapılardan kadınların bir araya gelmesiyle birleşince “iç dinamikleriyle” düşünce/kararlar ve eylem olarak kendini üretebilen bir yapı açığa çıkmıştır.

4)     EKK işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlar arasında kadın aydınlanması­nın özel bir biçimi, aracı olmuştur. Kadınların özgürleşmesi yolunda sorunun güncel, politik bir görev olarak kavranmasının da somut bir göstergesidir bu süreç. Yine bu süreçte kadın sorunu, cinsel baskı ve sömürünün tarihsel kökleri ve mevcut durumu açıklamaya, kadınları aynı zamanda aydınlatmaya özel önem verilmiştir. “Her Gün 8 Mart!” anlayışı bu döneme damgasını vurduğu gibi soruna yaklaşımda, ilişkilenişte bir turnusol kağıdı rolü oynamıştır.

5)     EKK projesinin hayata geçirilmesi; “Durgun bir süreçten geçiliyor. Bırakalım kadın hareketindeki canlılığı, genel siyasal atmosfer geri ve durgun bir dönemini yaşıyor. Böyle bir süreçte Kurultay toplanamaz, koşulları yoktur” vs. biçiminde yak­laşan aracı amaç haline getirerek bu çalışmaya sırt çeviren anlayışların yaratılan ba­şarıyla pratik olarak mahkum edilmesidir. Bu başarı aynı zamanda iradenin gücüne dair iyi bir örnek olmuştur. EKK projesiyle/çalışmasıyla devrimci sosyalist kadınların önemli bir kesiminin dikkati hem işçi, emekçi kadınlara, hem de kadın sorunu ve öz­gürleşmesi kapsamındaki sorunlara yöneltilmesi başarılmıştır. Dolayısıyla bu süreç aynı zamanda devrimci-komünist kadınların geniş işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadın kitleleriyle aralarında var olan yabancılaşmayı kıran bir araç olmuştur.

6)     Emekçi Kadınlar Bülteni, bu faaliyetin en önemli araçlarından biri olmuştur. Faaliyete katılan kadın gruplarından birer temsilcinin yer aldığı Yayın Kurulu, Bülte­ni çıkarır. Kitlelere gitmede, onları örgütlemede bir yayın organının önemi, yeri pra­tikte bir kez daha açığa çıkar. Bülten, bu coğrafyada devrimci, sosyalist kadınların ortak çabasının emeğinin ürünü olarak da bir ilktir…

7)     EKK Hazırlık Komisyonları ve EKB Komisyonları bütün bu süreçler de istan­bul’da birkaç metre karelik küçük bir Bülten bürosu dışında hiç bir mekana sahip ol­mamıştır. Ancak hiçbir zaman mekan sıkıntısı da çekmeden aktif bir çalışma yürüt­müşlerdir. Sayısız etkinlik, toplantı düzenlemişlerdir. Bütün etkinliklerde; işçi, emek­çi memur sendikaları ve kitle örgütlerinin toplantı salonları, lokalleri kullanılarak, onlarca mekana “sahip”miş gibi hareket serbestliğine sahip olmuşlardır.

8)     Bütün bu süreçte mali ihtiyaçlar EKK Hazırlık Komisyonlarında çalışan kadınla­rın kendi güçlerine dayanmış, onların yaratıcılığıyla çözülmüştür. Bütün olanakların sonuna kadar zorlanması, kitlelere dayanma, Bülten paralarının toplanarak tek mer­kezde birleştirilmesi, özel bazı etkinlikler düzenlenmesi ya da çeşitli sendika ve kitle örgütlerinin organize ettiği etkinliklerden yararlanarak mali ihtiyaçlar karşılanmış­tır. Belki böyle bir değerlendirme yazısında çok “tali” bir ayrıntı olarak görülse de bu konuda iki örneği kitlelerin gücüne dayanmak gerektiği fikrine dair ilişkilenişin gös­tergesi olduğu için paylaşmamız gerektiğini düşünüyoruz:

Bülten’in ilk sahibi ve Yazı işleri Müdürü Cemile Yürümez Bülten’de yer alan bir yazı nedeniyle 1 yıl hapis ve yüksek bir meblağda para cezasına çarptırılır. Cemile Yürümez bu para ödenmediği taktirde Birkaç yıl daha cezaevinde kalmak zorunda­dır, iki haftalık bir çalışmayla düzenlenen bir etkinlik için EKB’liler bilet satarak ge­rekli parayı bu etkinlikte toplarlar.

Bir diğer örnek, ’94 yazında istanbul işç i Sendikaları Platformu Bostancı Gösteri Merkezinde işçi Kurultayı toplayacaktır. EKB’li kadınlar toplantının kumanya işini üstlenmek talebiyle platformla görüşür ve anlaşır. Ancak Kurultay’ın toplanması son anda Valilikçe yasaklanır. Bu can sıkıcı durumdan çıkış her bir kadın tepsiye koydu­ğu sandviçleri Bostancı’dan Kartal’a kadar sahil boyunca EKB’ye katkı amacıyla satarak sağlanır. Birkaç saate mal olan bu satış organizasyonunda sayısız insana EKB propagandası tanıtımı da yapılır…

İç Tartışmalar Süreci ve EKB’de Yol Ayrımı…

Emekçi Kadınlar Kurultayı’nda oylamaya sunulan ve oybirliğiyle kabul edilen ör­gütlenme tebliği doğrultusunda; Merkezi Yürütme Komisyonu’nun Merkezi Örgüt­lenme Komisyonu’na, ilerideki EKK Hazırlık/Girişim Komisyonları’nın da Örgütlenme Komisyonları’na dönüşmesi kararı ve pratiğiyle Emekçi Kadınlar Birliği olarak işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlar arasında örgütlenme çalışması yürütülür.

Kurultay sonrası Can Kadınlar Derneği (istanbul) ve Odak Dergisi okuru kadınlar (kısa bir süre çalışmaya katılırlar) da, EKB’de yer alırlar. 14-15 Mayıs 1994 tarihlerinde organize edilen ve 8 çevreden 45 kadının katıldığı; tüm sorunların demokratik bir or­tamda tartışıldığı; program ve çalışma ilkelerinin karar altına alındığı bir toplantı ya­pılır. Özgürlük Dünyası (ÖD) okuru kadınlar da (Devrimci Komünist Kadınlar olarak da kendilerini ifade ediyorlardı) dahil olmak üzere bu toplantıda belirlenen program ve çalışma ilkelerine uyma taahhüdünde bulunurlar. ÖD okuru kadınlar iç işleyişle ilgili belirlenen bazı kurallara dair itirazlarını belirtmiş olsalar da, program ve iç tüzüğe evet oyu verirler. Ve herhangi bir sorunda çoğunluk kararlarına uymayacaklarına da­ir hiçbir kayıt koymazlar, iller Toplantısının tartışarak son biçimini verdiği EKB prog­ramının özeti Bülten’in 10. sayısında yayınlanır; ayrıca broşür olarak da basılır.

20-21 Ağustos ’94’de yapılan iller Toplantısı’nda ÖD okuru kadınlar kendilerinin de onayladıkları kararları hiçe sayarak Merkezi Yürütme’yi (ki kendileri de bu yürüt­mede temsil edilmektedirler) ve iradesini tanımayacaklarını, kendi bildikleri doğrul­tuda yola devam edeceklerinin sinyalini verirler. Yani resmi olarak hiç bir açıklama yapmazlar. O toplantıda, yakın bir tarihte Örgütlenme Konferansı Kurultayı düzen­lenmesi ve EKB Yürütmesi ve Komisyonlarının (yereller de dahil) seçimle belirlenme­si dayatırlar. Fiilen bu dayatma EKB’de yalnızda Yeni Kadın ve ÖD okuru kadınların kalacağı anlamına gelmektedir. Zamanlamanın daha ileri bir tarihe alınması yoluy­la ortaklaşmanın sağlanacağı fikrine de hiçbir şekilde sıcak bakmazlar. Mayıs ayın­da yapılan program ve çalışma ilkelerinin belirlendiği iller toplantısı’nda; alınan ka­rarların altında imzalarının da bulunduğu hatırlatılır kendilerine. O toplantıyı “ta­lihsiz bir toplantı” olarak nitelerler.

Ağustos iller Toplantısı’nın hemen sonrasında Gerçek Dergisi’nde Özgürlük Dün­yası okuru kadınlarla yapılan bir röportaj; “EKB’de Yol Ayrımı” başlığıyla yayınlanır. ÖD okuru kadınlar röportajda “istanbul’daki çalışmaya birimlerden katılan kadınlar” olarak sunulurlar. Oysa bu kadınlar, herkesin bildiği gibi EKB’nin 3. sayısında kendi­lerini Devrimci Komünist Kadınlar olarak ifade etmiş; Kurultay çalışmalarına bu sıfat­la katılmış, ’94 Ağustos’una kadar da bütün faaliyette bu biçimde yeralmışlardır. Bu röportajda ÖD okuru kadınların (onlar kendilerini birim temsilcisi olarak lanse etse­ler de) EKB’yle yollarını ayırdıkları bilgisi yer almaz. Kendilerini gerçek EKB olarak ilan ettikleri bu açıklamayla Bülten’e de el koydukları bilgisi satır aralarında geçer.

Emekçi Kadınlar Bülten’in Sahip ve Yazıişleri Müdürlüğü sırasıyla yapılmakta, sorumluluk da bu yolla paylaşılmaktadır, ilk Sahip ve Yazişleri Müdürü Cemile Yürü-mez’in hapis ve para cezasının kesinleşmesi üzerine bu sorumluluğu ÖD okuru kadın­lar üstlenirler. Tartışmaların yaşandığı süreçte de bültenin yasal sahibi ÖD okuru bir kadındır. Bu durumu kullanan ÖD okuru kadınlar bütün bir süreçte ortak mücadele­nin aracı olan Bülten’e el koymakta hiç bir sakınca görmemişlerdir. Durumun ahlaki boyutu onları bu davranışlarından alı koymadığı gibi; Gerçek Dergisi’yle yaptıkları danışıklı, röportajda; EKB ismini de sahiplendiklerini ilan etmişlerdir. Yine aynı rö­portajda; “EKB, emekçi kadın hareketinin bugünkü örgütü olarak; bağımsız, demok­ratik, kitlesel bir EKB yaratmak için her zamankinden daha güçlüdür…” denilerek, Örgütlenme Komisyonu’nun, “kongresini yapmak üzere çalışmalarını hızlandır” dığı açıklamasını da yaparlar.

Bu durum üzerine EKB Merkezi Yürütme Komisyonu çıkardığı Bülten özel sayısıy­la “Zorunlu Açıklama” başlığıyla bütün süreci olduğu gibi kamuoyuyla paylaşır; Öz­gürlük Dünyası okuru kadınların grupçu-fırsatçı tutumlarını teşhir eder. Ve 22.08/94 tarihinden itibaren ÖD okuru kadınların EKB ile hiç bir bağlantısı kalmadığını ilan eder. Gerçek Dergisi’ne gönderdiği tekziple, gerçeklerin kamuoyuna anlatılmasını ister. Gerçek Dergisi tekzipi yayınlamaz. EKB Yürütmesi zaman kaybetmeden Emekçi Kadınlar Birliği Bülteni’ni çıkarır ve EKB adıyla yoluna devam eder…

Özgürlük Dünyası okuru kadınların Bülten’e el koymaları ve kamuoyuna “EKB bi­ziz” biçiminde açıklama yapmaları tipik bir “yavuz hırsız” örneğidir. Elbette EKB içinde yer alan bir grup kadın, o çalışmadan ayrılma, başka bir çalışma yürütme hakkına sahiptir. Ancak kısaca paylaştığımız gibi ÖD okuru kadınların bu tutumu; bu coğrafyada farklı gruplardan öncü kadınların çaba ve iradesiyle yaratılan çalış­maya karşı grupçu geleneklerinin hortlaması, asıllarına rücv etmesidir. Bütün etik değerleri yok sayarak atıldıkları bu serüvenin onlar bakımından uzun sürmemesi de ÖD okuru kadınlar bakımından ikinci bir kayıp olarak kaydedilmelidir.

Ayrışma sonrasında gerçekleşen Birlik Devrimi, EKB saflarında da Can Kadınlar Derneği ve Yeni Kadın’ı Sosyalist Kadın olarak tekleştirir. Bir yıl sonrada, (1995’de Devrimci Yaşam Dergisi okuru kadınlar Sosyalist Kadın olarak devam ederler… Dola­yısıyla 1995 sonbaharından itibaren EKB çatısı altında Sosyalist Kadın, Yeni Demokrat Kadınlar Derneği, Emekçi Kadınlar Derneği (bugün Emekçi Kadınlar olarak kendileri­ni ifade ediyorlar) ve Devrimci Proleter Kadınlar ortak faaliyet yürütürler.

1994 sonbaharında Emekçi Kadınlar Birliği Kültür Sanat Merkezi açılır. Ve bu bi­leşimiyle EKB çalışmaları ’97 yılına kadar devam eder. Farklı tarihlerde de olsa, ’97’den itibaren her bir grup kendi özgün durumlarından kaynaklı artık EKB çalışma­larına katılmayacaklarını belirterek EKB’den çekilirler. Ve Sosyalist Kadınlar; o tarih­ten itibaren işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlar arasında örgütlenme çalışma­larını sürdürürler…

Categories: Sosyalist Kadın 1 | Yorum bırakın

-IV- EKB/EKD tarihinden yapraklar…

16 yıllık tarihinde EKB/EKD’nin önemli, parlak başarıla­rının yanı sıra, zaman zaman gerilemeleri, geriye düşüşler, kırılmalara neden olan başarısızlıklar da yaşanmıştır/ol­muştur. Gelişimi düz bir çizgide seyretmemiştir. Pratik ça­lışmada yoğunlaşıldığı, planların yapıldığı, iradenin güç­lendiği bütün an’larda başarılara imza atan EKB/EKD’li ka­dınlar, emekçi kadın kitlelerinden uzaklaştıkları zamanlar­da kendilerine dönmüş, kırılma ve barısızlıklar da bunun üzerinden şekillenmiştir. Dosya, çalışmamızın bu başlığın­da EKB/EKD’nin 16 yıllık tarihinde biriktirdiği, öne çıkan mücadele biçim ve araçlarını paylaşmaya çalışacağız an­cak belirttiğimiz gibi daha detaylı/ayrıntılı bir arşiv çalış­masını gerektiren ve bütün bir tarihinde EKB/EKD’nin irili-ufaklı eylemlerini/pratik faaliyetlerinin dökümünü yap­madığımız dikkate alınmalıdır…

8 Martlar ve EKB/EKD!

1993 8 Mart’ında Emekçi Kadınlar Kurultayı’nı topla­ma perspektifiyle yola çıkan kadınlar; her günü 8 Mart eyleminin ayırdına varmış olmanın bilinciyle 8 Martlarla ilişkilenirler. Çünkü artık bütün 8 Martlar onlar için tak-vimsel bir gün olmaktan çıkmış; kadınların özgürlük mü­cadelesini geliştirmenin, yükseltmenin özel bir basamağı, an’ı haline gelmiştir.

Aralık ’93’de gerçekleştirilen İNerToplantısı’ndaS Mart 1994 için kampanya kararı alınır. “Cinsel, Ulusal, Sınıfsal Sömürüye Son!” şiarıyla, EKB faaliyetlerinin olduğu bütün illerde üç aylık bir kampanya örgütlenmesi, haftaya, aya yayılan etkinliklerin yanı sıra; olanaklı bütün illerde 8 Mart mitinglerinin yapılması kararı alınır. Kampanya için Bülten özel sayısı ve afiş çıkarılır, istanbul başta gelmek üzere, bulunduğu illerde EKB, sendika ve kadın gruplarına/örgütlerine, siyasi çevre­lere/örgütlere, 8 Mart Platformu oluşturmak için çağrılar yapılır, istanbul’da ilk kez birçok işçi ve emekçi memur sendikalarından kadınlar ile kadın grupları, çeşitli çev­relerden kadınlar bir araya gelerek; 8 Mart Kadın Platformunu oluştururlar. 1992 yı­lında Bağlarbaşı’nda gerçekleştirilen mitingden sonra ilk kez Abide-i Hürriyet Meydanı’nda böylesine geniş katılımlı bir platformla 8 Mart mitingi örgütlenir.

Ek üç aya yakın bir süre boyunca miting hazırlıkları ile “Cinsel Ulusal Sınıfsal Sö­mürüye Son!” kampanyasını ayrıca düzenlediği etkinliklerle birlikte yürütür. Miting­de Platform adına kitleye seslenen Ek temsilcisi, ilk kez bir kadın dergisi Sahibi ve ya­zı işleri Müdürü olarak Bayrampaşa ceza evinde tutsak olan Cemile Yürümez’in 8 Mart mesajıyla başlar konuşmasına… Kadınların taleplerinin, seslerinin birleştiği bir gün olarak tarihe geçer 8 Mart 1994 mitingi…

1995    8 Mart mitingi için Emekçi Kadınlar Bülteni’ne el koyan ÖD okuru kadınlar ve EKB istanbul Valiliği’ne iki farklı miting başvurusu yaparlar. Valilik ÖD okuru kadın­ların başvurularını iki gün önce yaptıkları gerekçesiyle, miting iznini onlara verir. EKB bu mitinge katılma kararı alır. EKB’nin 8 Mart etkinlikleri arsında çeşitli illerden EKB’li kadınların Amed’de buluşarak Kürt kadınlarıyla birlikte 8 Mart’ı kutlama pla­nı da vardır. Ancak, illerden giden otobüsler polis tarafından Amed’e sokulmayarak kent dışında bekletilirler. Miting alanında bu haberin kitleye duyurulması ve polisin tutumunu teşhir eden kısa bir açıklama yapma talebi Tertip Komitesi’ne iletilir. Ter­tip Komitesi hiçbir gerekçe göstermeksizin talebi reddeder. Oysa, mitingin ana kitle­sini EKB’liler oluşturmaktadır. Bu tutumu protesto eden EKB mitingi terkletme kararı alır. EKB kitlesi miting alanını terk ederken Tertip Komitecide miting programı bit­mediği halde mitingi bitirme kararı alır.

1996    ve 2004 yılları arasındaki 8 Martlar; devrimcilerin, sosyalistlerin, Kürtlerin ve feministlerin birlikte örgütlediği dönemlerdir. Ama 2005 8 Mart’ında üç ayrı 8 Mart kutlamalarının daha sonraki yıllarda da devam etmesi sebebiyle yaşanan tartışma­ları ayrı bir yazıda ele aldığımız için burada tekrar etmeyeceğiz.

Sonuç olarak; kısa bir özetini paylaştığımız EKB/EKD’nin tarihinde 8 Martlar ka­dın kurtuluş mücadelesinin büyütülmesinin, geliştirilmesinin özel bir an’ı olarak gö­rülmüş ve bu perspektifle kutlanmıştır/kutlanıyor. Coğrafyamızda 8 Mart’ın yaygın olarak miting, yürüyüş ve etkinliklerle kutlanması geleneğinin yaratılmasında EKB/EKD’nin çok özel bir rolü, emeği olduğunu altını bir kez daha çizerek, EKB tari­hinden örneklerimizi paylaşmaya devam edelim…

Kadın Üniversitesi

istanbul merkezli bu çalışma; ’94 yılı sonbaharında EKB Kültür-Sanat Merkezi’nde hayata geçilir. ’94-’95 yılında uygulanmak üzere “Kadın Sorunu ve Özgürleşmesi” kapsamında konu başlıkları çıkarılır. EKB yürütmesinde yer alan kadınların da dahil olduğu bir eğitmenler grubu belirlenir. Her bir eğitmence verilen dersler hafta son­larında gerçekleştirir. Kadın Üniversitesi adıyla verilen bu derslere hem EKB örgütlen­me komisyonlarında çalışan kadınlar hem de örgütlenme faaliyetinde ilişki kurulan kadınların katılımı sağlanır. Kadın Üniversitesini oluşturmadaki amaç; EKB çalışanla­rı ve ilişki kurulan kadınlarda özel bir bilinç geliştirmek aydınlanmada özne’leştir-mek, kadın bilincinin oluşturulmasında sistematik özel bir katkıda bulunmaktır. Planlandığı biçimiyle o sezon dersler verilir. Ancak daha sonraki yıllarda bu alanda uzmanlaşma, daha etkili olarak faaliyeti/dersleri devam ettirmemek önemli bir ek­sik/zaaf olarak kaydedilmelidir. Bir diğer eksik de, bu pratiğin diğer illerde de plan­lanıp yapılmamış olmasıdır.

Hem EKB/EKD gönüllü ya da üyelerinin hem de kitle faaliyetinin bir parçası ola­rak kadınların bilinçlendirilmesi, kadın bilincinin oluşturulmasında seminerler, sem­pozyum ve etkinlikler düzenlenir. Her yaz kadın kampları örgütlenir. Bu kamplarda özel olarak belirlenmiş başlıklar altında eğitimler verilir. Ancak, eğitim meselesinin günlük mücadelenin bir parçası haline getirilmesi, bütün olanakların realize edilme­sinde, kadınların eğitilmesinde genel bir tutukluk, atalet olduğunu belirtmeliyiz. Zi­ra eğitim meselesi ne yalnız başına yaz kamplarının sorunu, ne de arada bir düzen­lenen seminerlerle sağlanabilir. Bunların her birinin katkısı, değeri yeri vardır. Ancak bu konularda başka adımlar atılmasının gerekliliği de görmezden gelinemez…

Analar Kurultayı…

’90’h yıllar, bu coğrafyada devlet şiddetinin çok çeşitli biçimler altında kitlelere yöneldiği bir dönemdir. Gözaltında, işkence rutin bir işlemdir. Sık sık işkenceli sorgu­larda insanlar katledilir. Sokak-ev infazları, faili “meçhul” cinayetler ve gözaltında kaybetmeler devletin baskı politikalarının aldığı biçimlerden bazılarıdır. Gözaltına alınan, sokak ortasında kaçırılan kadınlardan, erkeklerden bir daha haber alınamaz.

1995 12 Mart’ında istanbul Gazi Mahallesi’nde kahvehanelerin taranması, bir kişi­nin ölümüyle başlayan ayaklanmayı polisin bastırma girişimi, saldırıda 18 kişinin katledilmesi onlarcasının yaralanması, gözaltı ve tutuklamalarla sonuçlanmıştı. He­men sonrasında 21 Mart’ta Hasan Ocak kaçırılarak kaybedilir. Ailesi ve yoldaşlarının Hasan’ı arama kampanyasına EKB’de aktif olarak katılır.

O yıllar birbiri ardına kayıp haberleri gazete sayfalarına, radyo ve TV haber merkezlerine düşer. Her bir kayıp haberi Arjantin’i, Şili’yi hatırlatır. Latin Amerika ülkelerini bir ahtapotun kolları gibi saran diktatörlüklerin kaybetme politikalarına karşı kadınların baş eğmez mücadeleleri bu coğrafyada da gündemleşir. Beyaz ba-şörtüleriyle Plaza de Mayo Meydanının kadınları düşer akıllara… Onlar Perşembe­nin delileridir, istanbul’un Cumartesi Anneleri olurlar. Her türlü baskıya zulme, iş­kenceye katliamlara uğramışlar; ama yılmamışlardır. Yıllar sonra kaybedilenlerin değil, kaybedenlerin listesini istemektedirler… Hesap sormak, yaşadıkları acıları başkaları yaşamasın diye… 0 beyaz eşarplı kadınların azmi, iradesi, baş eğmezlikleri yön verir EKB’li kadınlara…

Hasan Ocak’ın aranması sürecinde; Amed’den izmir’e, istanbul’dan Antep’e, Adana’ya, Ankara’dan Hakkari’ye kayıp haberlerinin, faili belli cinayetlerin işkence­de ölümlerin bir ateş topu misali kadın yüreklerine düşüşünü;

Yıllardır süren sömürgeci kirli savaşta Kürt kadınların yaşadıklarını;

Vatan, Millet, Sakarya nutuklarının baskısı altında evladının, eşinin acısını bile özgürce yaşamasına izin verilmeyen asker anneleri ve eşlerinin;

Çocuklarını, sevgililerini tutsak veren bu coğrafyadaki bütün kadınların;

Acılarını kendi dillerinden ifade etmeleri, seslerini, yüreklerini birleştirmeleri için 28 Mayıs, 1995 yılında Analar Kurultayı yapılması, kararı alır. Bütün illerde EKB Ör­gütlenme Komisyonlarında çalışan kadınlar; kayıp yakını, faili “meçhul”/belli cina­yetlerde yakınlarını yitirmiş, kızları, oğulları eşleri, sevgilileri cezaevinde tutsak edil­miş kadınlara, asker ve gerilla anne ve eşlerine ulaşarak Analar Kurultayı’na katılma­larını sağlamaya çalışırlar.

Her zaman olduğu gibi devlet devletliğini gösterir, istanbul Valiliği Kurultay’ı yasaklar. Bu yasak karşısında geri adım atmayan EKB; aynı gün Yüz Çiçek Açsın Kül­tür Merkezi salonunda Analar Kurultayı’nı toplar. Salon önünde büyük yığınak ya­pan polis, yüzlerce kadının toplanmasına engel olamaz. Salona sığmayan kitle, so­kağa taşmasına rağmen polis o gün dışarıdan seyretmekle yetinir.

O gün Kurultay kürsüsünden onlarca kadının yaşadığı acılar dile gelir, bir çığlık olur yükselir… Ve her kadın devletin baskı ve zulmüne karşı direnmekten başka bir yol olmadığını kendi dilinden haykırır.

Hiç kuşkusuz devletin son gün Kurultay’ı yasaklaması katılımı olumsuz yönde et­kilemiştir. Ancak bu yasaklama son anda yapılan düzenleme ile kitlesel ve gerçek muhataplarının katıldığı Kurultay’ın başarıyla toplanmasını engelleyememiştir. Ku-rultay’ın en önemli eksikliği ise; istenilen düzeyde asker ailelerine ulaşılamamış ol­ması ve Kurultay’a taşınamamasıdır.

Eşitlik, Kardeşlik, Özgürlük Ödülleri..

1996 yılında EKB, 8 Mart etkinlikleri çerçevesinde; “Eşitlik, Kardeşlik, Özgürlük” ödüllerini verdiği etkinlik düzenler. Ve bu etkinlik daha sonraki yıllarda gelenek-selleştirilir. 1997’den 2002’ye kadar, “Eşitlik”, “Özgürlük” ve “kardeşlik” ödülleri dönemin siyasal koşulları içerisinde öne çıkan kadınlara verildi. Ama bu gelenek son yıllarda unutuldu.

EKB’den EKD’ye Şiddete İsyan!..

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü ilk kez 1993 yılında EKB fa­aliyeti olduğu bütün illerde yapılan basın açıklamalarıyla gündemleştirilir. Daha sonraki yıllarda 25 Kasımlar kampanyalar biçimde ele alınır ve kadına yönelik şidde­te karşı etkinlikler düzenlenir. Kadına yönelik şiddete karşı mücadele EKB/EKD bakı­mından 25 Kasımlarla sınırlı kalmaz. Bu coğrafyada kadınların devletin ailenin, töre­lerin, geleneklerin dizginsiz şiddetine maruz kalması şiddete karşı mücadeleyi gün­lük yaşamın bir parçası olarak görmeyi/ilişkilenmeyi zorunlu kılmaktadır. Dolayısıy­la EKB/EKD’nin gündeminde de şiddete karşı mücadele sürekli, sistematik olarak yer almıştır/almaktadır. Diğer yıllardan farklı olarak EKD’nin 25 Kasım 2007 öncesinde uzunca bir sürece yayarak sürdürdüğü “Şiddete Karşı isyan” kampanyası yeni mü­cadele biçim ve araçlarının kullanılması bakımından da dikkat çeker, isyan otobü­süyle emekçi semtlere giden EKD’liler kampanya boyunca kurdukları isyan kürsüle­rinde kadına yönelik şiddeti teşhir eder, kadınları 25 Kasım mitingine çağırırlar. Mi­ting son anda bazı teknik nedenlerle iptal edilse de, EKD görselliğiyle ve kitleselliğiy-le 25 Kasım etkinliğini gerçekleştirir.

“Eşitlik ve Özgürlük için Adalet” sloganıyla Ekim 2005’te Kadın Adalet Mahke­melerinin kurulması için özel bir çalışma yürüten EKB, 27 Kasım’da kurduğu Kadın Adalet Mahkemelerinde şiddete uğrayan kadınlar yaşadıklarını anlatırlar. Kadına yönelik şiddete karşı mücadele bakımından bir dizi karar alınır. Ancak, daha son­raki süreçte EKB alınan bu kararların önemli bir kesimin hayata geçirilmesi ve ta­kipçisi olmada başarılı olamaz. Mahkemenin sonuçlarını insan Hakları Haftası kap­samında Meclise, Adalet Bakanlığı’na, Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na ve Ai­le içi Şiddeti izleme Komisyonu’na örnek dosyalar hazırlanır ve 16 Aralık 2005 tari­hinde ilgili kurumlara verilir..

Gözaltında Taciz ve Tecavüze Karşı Kurultay

Devletin kadına yönelik şiddetinin önemli biçimlerinden biri taciz ve tecavüz iş­kencesi olmuştur. Geleneksel değer yargıları nedeniyle bu saldırının/işkencenin mağdurlarca açıklanmaması saldırganlara, işkencecilere cesaret vermiştir. Gözaltın­da taciz ve tecavüzün özellikle Kürt kadınları şahsında büyük artış gösterdiği bir sü­reçten geçilmektedir. 1997 yılında EKB “Cinsel Şiddete Hayır!” şiarıyla bir kampanya başlatır. Çeşitli kadın örgütlerini sendika ve demokratik kitle örgütlerini bu kampan­ya etrafında birleştirmeyi başarır. 20 Mayıs 1997’de “Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Girişim”in oluşturulmasına öncülük eder. Kampanya boyunca gözaltında tecavüze uğrayan pek çok kadının yaşadıkları taciz ve tecavüzü açıklamaları sağlanır. Mağ­durların açtıkları davalara kitlesel katılım sağlanır. Kamuoyunda devletin tacizci, te­cavüzcü yüzü teşhir edilir. Bütün bu çabalar “namus” kavramının tartışılmasını sağ­lar. Uzunca bir zaman dilimine yayılan bu çalışma, EKB tarafından 1999’da yeniden özel bir kampanyaya dönüştürülür.

“Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Hayır Kurultayı” 10-11 Haziran 2000’de top­lanır. Kurultaya birçok ilden katılımın yanı sıra; Almanya, isviçre ve ingiltere’den de kadınlar katılır. Gözaltında tecavüz işkencesine maruz kalan kadınlar, kürsüden yaşadıklarını anlatarak devletin tecavüzcü yüzünü teşhir ederler.

Bu kurultay, dünyada ve coğrafyamızda ilk kez tecavüz işkencesine karşı örgüt­lü mücadele örneği olmuştur. Kurultaya katılan kadınlar işkenceci tecavüzcü devleti yargılar; ses ve cesaretlerini büyüterek bu süreçten çıkarlar.

Sosyalist kadınların kendi cins kimliklerini sorguladıkları, bedenlerine yönelik teca­vüz saldırısına nasıl bir yanıt vermeleri gerektiğini kavratan bir kurultaydı. Bir çok sos­yalist ve yurtsever kadının bazı değer yargılarını yeniden sorguladığı bir süreçtir. Aynı zamanda sosyalistlerin ataerkil sisteme karşı bilinçli ve örgütlü ilk karşı duruşudur.

Emperyalist Savaşa, Cezaevlerinde Devlet Terörüne, Yıkımlara Karşı… EKB/EKD

Bütün tarihi boyunca EKB/EKD; hayatın her alanında haksızlıklara baskı ve zulme karşı pratikte gösterdiği duyarlılığıyla mücadele biçim ve araçlarıyla kadınlar cep­hesinden eylemli duruşunu sergilemiştir. Bazı eylem biçimleriyle bir kadın örgütü olarak militan çıkışlarıyla dikkate değer örnekler yaratmıştır.

19 Aralık 2000 yılında devletin bir gecede 22 Cezaevinde politik tutsaklara karşı saldırı ve katliamında sokağa çıkan EKB diğer kadın örgütleriyle birlikte aylara, yıl­lara yayılan Ölüm Orucu direnişinde devletin katliamcı tutumunu, burjuva basının sansürünü her cumartesi içinde yer aldığı kadın platformuyla gerçekleştirdikleri “En­dişeliyiz” eylemiyle protesto ederler.

Emperyalist savaşa karşı mücadelenin kadın rengini alanlara taşıyan EKB/EKD NATO toplantısının istanbul’da yapılmasına karşı yürüttüğü kampanyada Kız Kule-si’nde açtığı pankartla değişik eylemlerin altına imzasını atmıştır.

2003 yılında tezkere öncesi “Yas Tutmak istemiyoruz” kampanyasının “işgale Ve­
recek Çocuğum Yok” şiarıyla sürdüren EKB; 31 Ekim’de istanbul, Bursa, Sivas, Adana,
Mersin ve Eskişehir’de yaptığı zamandaş basın açıklamaların ardından Ankara’ya
gelerek topladıkları imzaları Meclis’e teslim ederler.

Bütün yıkımlarda, yıkımlara karşı mücadelede kondularını yıktırmamak için di­renen kadınların yanında EKB/EKD’yi görebilirsiniz…

2004 sonbaharında içinde EKB ve Öğrenci Kadın Derneği’nin de yer aldığı 80 ka­
dın örgütünün oluşturduğu “Bedenimiz, Cinselliğimiz Bizimdir!” “TCK’de Kadına Yö­nelik Şiddete Karşı Yürüyoruz!” şiarıyla Ankara’da Meclis önünde TCK’ye karşı eylem gerçekleştirirler.

2000 ve 2005 Dünya Kadın Yürüyüşü’nde bütün kadın örgütleriyle birlikte EKB’de yer alır.

Bir gecede evleri başına yıkılan depremzedelerin yanında olur EKB… Örgütlediği yardım kampanyasını bizzat kendisi depremzedelere ulaştırır, devletin tutumunu teşhir eder..

2006 Dünya Futbol Şampiyonası için Almanya’da 40 ile 60 bin kadının Doğu Avrupa ülkeleri ve Balkanlardan getirilerek fuhuş sektöründe çalıştırılması planı EKB’nin çeşitli illerde organize ettiği zamandaş basın açıklamalarıyla protesto edilir, İstanbul ise Türkiye Futbol Federasyonu binası önünde “Futbol, Fuhuş, Fiesta =FİFA” pankartı­nı açarak protesto gösterisi düzenlenir.

EKB; Avrupa Sosyal Forumu (2006 Atina) ve 2006 Ekim ayından Türkiye Sosyal Fo-rumu’na katılarak “Kadın Sorunu ve Özgürleşmesi” kapsamındaki sorunlarının tartı­şılmasına katılır, emekçi kadınların bakış açılarını oralara taşır.

Seçimler ve EKB/EKD

EKB kadınların hayatın her alanında özne’leşmesinde önemli bir yer tutmuştur. Genel ve yerel seçimlerde bağımsız devrimci sosyalist milletvekili, belediye başkanı ve muhtar adaylarını desteklemiş, yürütülen seçim kampanyalarına aktif olarak ka­tılmıştır. Kendi üyelerinden çıkardığı kadın milletvekili adayları etrafında özel seçim kampanyaları örgütlemiştir. Seçimlerde bağımsız devrimci sosyalist aday olan Ayşe Yılmaz, Nahide Kılıç ve Filiz Uluçelebi EKD üyesi, aktif çalışanı ve yöneticilerindendir-ler. Her seçim döneminde EKB/EKD işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların aktif olarak politika yapmaları/politik mücadelede yer almaları doğrultusunda faaliyet yürüttü. Burjuva partilerin kadınları oy deposu olarak görmesini ve iki yüzlü politi­kalarını teşhir etti. En son 22 Temmuz 2007 seçimlerinde de istanbul’da Bin Umut Adayı Sebahat Tuncel’i destekleyen ve seçim kampanyasına katılan EKD, izmir, Ada­na, Malatya, Kayseri, Bursa ve Ankara’da aktif olarak seçim kampanyası yürüttü.

Örgütlenmede Yenilenme Çabaları, Yeni araçlar…

Bazı dönemlerde EKB/EKD örgütsel, politik çalışmalarıyla önemli bazı başarıla­rın altına imzasını atsa da, EKB’nin işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlara git­mede, onları örgütlemede bir kırılma yaşadığı; kendisini esas olarak çeşitli plat­formlara katılmakla sınırlandırdığı tespitini yapmak yanlış olmaz. Bu durumu 2002 yılında gerçekleştirdiği Kurultay’da EKB’de masaya yatırır, tartışır. Bu tartışmala­rın sonunda işçi ve emekçi kadınlara gitme, onlarla bağ kurma, ve örgütlemede bir geriye düşüş, kırılma olarak tarif eder. Hiç kuşkusuz, EKB’nin yaşadığı kırılma ya da geriye düşüş kitle hareketinin ve devrimci, komünist hareketin yaşadıklarından ayrı olarak ele alınamaz. O yıllarda, kitlelerden uzaklaşma, yabancılaşma olgusu, apolitizm 1996 1 Mayıs’ından sonra devletin saldırılarıyla derinleşerek büyümüştür. EKB’de içine düştüğü bu durumu zamanında görüp müdahale edemediği için o sü­recin bir parçası haline gelir. EKB giderek hedef kitlesinden uzaklaşır. Geniş işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlara gitme yöneliminde yaşanan bu kırılma so­nucu bir daralma yaşanır. Zaman zaman gerçekleştirilen çıkışlarda durumu doğru tespit etme ve buradan iradi bir yönelim içine girilememesi EKB’ye yalnızca geçici olarak soluk aldırır. Buradan tam bir kopuş sağlanamaz. Sürecin göreli uzunluğu, daha sonraki yıllarda kendini bürokratik, diplomatik yönelimlerden kurtarma, kopma ya da çıkışı zorlaştırmış, zaman zaman patinaja yol açmıştır.

Kurultay’da yapılan tartışmaların ışığında EKB komisyon ve konseyler üzerinden kendini örgütleme, pratik faaliyetini gözden geçirerek değiştirme kararı alır. EKB bu kurultayda program ve tüzüğünü yeniden tartışır. 7 ilde EKB bürolarının açılması ka­rarı alınır.

2002’nin ilk ayları, EKB bakımından yeniden bir başlangıçtır. Hızla geride kalan süreçte yön kaybını giderme çabası içine girer. 2003 yılında ikinci genel kurulunu toplar. Bu Genel Kurul EKB bakımından yeniden kuruluş anlamına gelir. Zira EKB 2002’nin başından başlayarak bir yıl boyunca organlarını oluşturur. Kendini yeniden örgütler, hukukunu belirler çizgisini netleştirir ve rotasını işçi ve emekçi kadın kitle­lerine çevirir. Hızla kendini yeniden örgütleyen EKB’nin “yeniden yapılanma” süreci, emekçi kadın kitlelerine gitme, onları örgütleme çabasıyla birleşir. Ancak, buradan ifade etmek gerekir ki, bu konuda gösterilen çaba ve iradede yer yer kırılmalar, an­layış ve perspektif sorunları yaşanır. Bu noktada ortaya çıkan sorunlara etkisi bakı­mından nispeten sık diyebileceğimiz EKB çalışanlarındaki görev değişikliklerinin olumsuz etkisi olduğunu özellikle belirtmeliyiz. Zira bu durum hem kolektif hafıza­nın oluşturması bilgi birikimi, hem de soruna hakimiyeti olumsuz yönde etkiler.

2005 başında yerellerde (istanbul, Ankara, izmir, Adana, Mersin ve Bursa) ger­çekleştirilen yerel kurultaylarda “Ne için Kimin için EKB?” sorusunun yanıtı aranır. 16-17 Temmuz 2005 tarihinde de istanbul’da EKB’nin 3. Genel Kurulu toplanır. 120 de­legenin katıldığı Genelkurul’da kadınlar EKB’nin örgütlenme sorunlarını bir kez da­ha masaya yatırırlar, tartışırlar.

Kurultayın ilk günü EKB’nin işleyişi ve yapısının şekli tartışılır. EKB’nin demokra-tikliğinin ve kitlesel zemininin güvencesi olarak görülen komisyonlar ve konseyler tartışılır. Kürsüde konuşan kadınlar yerellerde yaşadıkları sorunları ve çözüm öne­rilerini bazı olumlu ya da olumsuz deneyimlerini paylaşırlar. Komisyonlar dışında yerellerin ihtiyaçlarına bağlı olarak kooperatifler, kadın sendikası, kadın dayanış­ma evi, kadın sağlık merkezleri gibi farklı örgüt biçimlerinin/araçlarının kullanıla­bileceği dile getirilir.

Kurultayın ikinci günü örgütlenme sorunları ve yerelleşme gündemli tartışmalar yapılır. EKB’nin yeni yönetimi belirlenir.

10 Aralık 2005 tarihinde EKB konseyleri toplanır. Bu toplantıda örgütlenme sorun­ları ve dernekleşme tartışılır. Merkez Yönetim Kurulu’nun toplantıya sunduğu öneri­de dernekleşme ihtiyacı şöyle ifade edilir:

“… Örgütlülük düzeyini politik hattın gelişen çizgisi ile yükseltmenin araçların­dan biri olarak değerlendirilmesi gereken dernekleşme tartışmaları, resmi ve işleyen bir demokratik kurumlaşma oluşturulması bakımından temelde durmaktadır..:”

Tartışmalar ışığında dernekleşmeye gidilmesi kararı alınır ve EKD’nin kuruluş sü­reci başlatılır. Ve 2006 yılında EKD kurulur. 2006 sonbaharında birçok kurum ve kit­le örgütü gibi EKD’de toplumla mücadele yasasından payına düşeni alır. Tüm EKD’leri basan polis istanbul’da EKD başkanı Çiçek Otlu, Adana’da EKD üyeleri Diren Yıldız ve Arzu Mazı, Ankara’da MYK üyesi Filiz Uluçelebi gözaltına alınır ve tutuklanırlar. EKD devletin bu saldırısını “Örgütlenme Hakkımız Engellenemez: Derneğime Dokun­ma!” kampanyası ile teşhir eder/yanıtlar…

EKB’den EKD’ye Bazı Sonuçlar…

EKK’dan EKB’ye ve EKD’ye 16 yıllık tarihte öne çıkan bazı örnekler ve eksikleri, za­afları paylaşmakla kendimizi sınırlandırdık. Çünkü pratik mücadelede en geri pozis­yona düştüğü an’larda zamanlarda bile her günü 8 Mart eyleme perspektifini terk etmeyen komünist kadın öncü kadınların yarattıkları bu tarihi bütün ayrıntılarıyla sunabilmek, sunmak hem bu dosyanın kapsamını aşmaktadır, hem de çok daha ay­rıntılı bir arşiv taraması yapmayı gerektirir. Bu dosya bakımından önemli olan EKB/EKD’nin işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlar arasında yürüttüğü kesintisiz faaliyetin bir sonucu olarak açığa çıkan mücadele biçim ve araçları, perspektif ve bakış açılarıydı. Başarısızlıkları, irade kırılmaları karşısında geri çekilmeksizin tartı­şarak çözüm aramasıydı… Ve bizde bu örnekleri paylaşmakla kendimizi sınırladık.

Bu tarihe dair söyleyeceklerimizi özetleyecek olursak:

Bu süreç her günü 8 Mart eylemek için yürütülen zorlu bir mücadele tarihi olmuş­tur. Kadın ve erkek komünistlerin, komünist yapının ideolojik psikolojik ve politik dönüşümünün sağlanması bu mücadelenin en temel sorunlarından biridir. Değişimi kendinden başlatmanın anlamı da burada yatar. Ve hiç kuşkusuz bu değişim ve dö­nüşüm düz bir çizgide ilerlemez, ilerleyemez. Geriye düşüşler, sıçramalar, ilerleme­ler, duraksamaları, zorluklarla dolu; dünden bugüne ve geleceğe akan bir tarihtir bu. Burada aslolan bıkmadan tekrar ettiğimiz, her günü 8 Mart yapma yönelim, ça­ba ve iradesinin korunup sürdürülmesidir. Çok açık ki, bu duruşta yüksek, çok güç­lü bir irade olmadan sürdürülüp korunamazdı.

Her günü 8 Mart yapma eğilimi ile devrimci kendiliğindencilik (yani ilgisizlik, kendini sorumlu görmeme, ertelemecilik vb.) işçi ve emekçi kadın kitlelerine yönelik devrimci faaliyet bağlamında çatışan iki temel eğilim olarak var olmuştur. Emekçi kadın kitlelerine yönelik devrimci çalışmanın özel olarak örgütlenmesi, kadın kurtu­luş mücadelesinin teorik-pratik sorunlarının çözümü vb. söz konusu olduğunda dev­rimci kendiliğindencilikle mücadelenin titizlikle, hassasiyetle sürdürülmesi gerekir, iradenin kırıldığı emekçi kadınlara gidişte bir zayıf laman m yaşandığı süreçler ile ge­rilemenin kendine dönmenin arasında her daim doğru orantı olmuştur.

Bu çalışma kolektif yapılarda duyarsızlıklarla, duyarlılık kırılmalarıyla mücadele içerisinde gelişmiştir. Bu nedenle, işçi, emekçi, ev emekçi ve genç kadınlar arasında çalışmanın özel olarak örgütlenmesi ve kolektif yapı içerisinde ve genel olarak erkek egemenliğinin bütün görüngülerine, fiili eşitlik için mücadelenin sistematize edil­mesi gerektiği bilincini geliştirmek ve büyütmek gerekiyor. Hiç kuşkusuz değişim ve dönüşüm yalnızca kadınların değil, aynı zamanda en az kadınlar kadar erkeklerin de ihtiyacıdır, sorunudur. Bu nedenle sorunların tartışılması süreçlerine bütün kolekti­fin katılmamış olması, değişim ve dönüşümde bunun önemi ve yerinin yeterince gö­rülüp kavranmamış oluşuyla ilgilidir. Artık yalnız başına “öğretilmiş kadınlığı”, “öğ­retilmiş devrimci kadınlığı” tartışmak yetmiyor. “Öğretilmiş erkeklik”, “öğretilmiş devrimci erkeklik” de tartışmaların odağına konulmalıdır.

Bu faaliyette, iradenin kırıldığı örnekler yaşanmıştır. Hem de bu örnekler, ne üze­rinden atlayabileceğimiz, ne de görmezden gelinecek örneklerdir. Bu irade kırılma­ları hem merkezi kolektif anlamda, hem de tek tek bireyler kolektifler düzeyinde ol­muştur. Komünist öncünün devrimci iradesinin, devrimi örgütleme kararlılık ve yö­neliminin; keza kitlelere yöneliminin çetin sınav alanlarından biridir, iradenin tekrar tekrar takviye ve tahkim edilmesi gerekir. Özgüven eksikleriyle kırılmalarla mücade­le özgüvenin her adımda geliştirilmesi çabası gerekir. Bu noktada sosyalist kadınla­rın bilgiyle, politikanın ve teorinin sorunlarıyla kopmaz bir bağ kurmaları; bilgiyi pratiğin önünü açan bir buz kıran olarak kullanma bakış açısına sahip olmalıdırlar. Her sosyalist kadın özel olarak kadınlık bilincini geliştirmek gibi bir görevi olduğu­nu kesinlikle unutmamalıdır. Bu konuda komünist kadınların eksik ve zaaf larıyla özel olarak mücadele edilmesi gerektiğinin altını çizmeliyiz. Yine bu kapsamda olanakla­rın değerlendirilmesi, realize edilmesinde de önemli eksikler olduğunu belirtmeliyiz.

Eğitim noktasında erkeklerin kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında eğitil­mesinin gerekliliğini görmemek ya da üzerinden atlamak; erkeklerinde kendilerini bu konularda azade görmeleri kolektifin bir diğer eksiğidir. Bu konularda var olan pratik tutumla çok daha cepheden sistematik bir mücadele yürütülmesi gerekir.

Merkezi ve yerel olarak komünist kadın hareketinin önderlerini yetiştirmek, çı­karmak oldukça önemlidir. Ancak kabul etmek gerekir ki, bu konuda daha bilinçli ve daha iradi bir çaba gösterilmesi gerekir. Bazı noktalarda inat etmek, emek vermek, tutkuyla mücadele etmek gerekiyor. EKB/EKD tarihinde ya da komünist kadınların ta­rihinde belirli kazanımlar sağlanmış olsa da iradi olarak bu soruna gerektiği kadar yüklenilmediğini söylemek ne haksızlıktır ne de yanlış olur.

Hiç kuşkusuz her EKB/EKD yapısı, hatta komisyonu kendi çapında önemli bir işle­ve sahip olmuş, rol oynamıştır. Bu gerçeği açığa çıkarmak yönlendirici bir güç hali­ne getirmek, kavramak ve kavratmak değişmek ve değiştirmek aydınlanmak ve ay­dınlatmak geleceğin önemli bir görevi olmalıdır…

Categories: Sosyalist Kadın 1 | Yorum bırakın

Öğrenci kadın konferansından Öğrenci Kadın Derneği’ne – Genç kadınlar arasında faaliyet

Kadınlar arasında faaliyetin özel olarak örgütlenmesinin biçimi ve araçları hiç kuşkusuz kendi içerisinde önemli bir zenginliğe işaret eder. Bilinç ve mücadelenin gelişimine bağlı olarak komünist kadınlarca yeni biçim ve araçlar kadınların aydınlatılması örgütlenmesi doğrultusunda kullanılmıştır.

Başta Ankara, Bursa, istanbul gelmek üzere değişik kent­lerde Üniversiteli Genç Kadınlar (ÜCK), adıyla üniversitelerde zaman zaman yükselen, zaman zaman geriye düşen bir çalış­ma yürütülmüştür. Komünist genç kadınların liseli ve üniver­siteli genç kadınlar arasında yürüttükleri ve daha çok 8 Mart’larm ön günlerinde belirginleşen faaliyet 2004 yılında bir başka biçime evrilmiştir. Daha çok EKD’nin etkinlik ve fa­aliyetlerine katılan ve kendilerini orada ifade eden komünist genç kadınlar kendi alanlarına yönelik faaliyeti özel olarak örgütlemeleri gerektiğinin ayırdına varırlar. Bu farkındalık onları önce yerellerde yaygın bir biçimde fanzinler çıkarma­ya götürür. Ardından Öğrenci Kadın Konferansının toplan­ması ve Öğrenci Kadın Derneğinin kurulması gelir.

28-29 Şubat 2004 tarihinde “Özgürlük Yürüyüşümüze Sen de Katıl” şiarıyla liseli ve üniversiteli genç kadınlar, Öğ­renci Kadın Konferansı’nı toplarlar. 8 Mart etkinliklerinin bir parçası olarak toplanan bu konferans hazırlıkları haftalara yayılan bir çalışmanın ürünü olur. Liseli ve üniversitelerde yürütülen konferansın hazırlıkları yerellerde eylemlerin ör­gütlenmesi, toplantılar ve yerel öğrenci kadın konferansları biçimlerinde yürütülür.

21 Şubat’ta istanbul’da toplanan Öğrenci Kadın Konfe­ransı, “Yasalarda Cins Ayrımcılığı”, “Meslek Dallarında Cins Ayrımcılığı”, “Cinsel Taciz ve Tecavüz”, “Özgürlük Nedir?”, “Cinsiyetçi Eğitim” ve “Neden Örgütlenme” başlıklarını tartışır.

Ankara, Balıkesir, izmir, Dersim, Hatay ve Mersin’de konferans hazırlıkları çerçeve­sinde şenlik, toplantı, basın açıklaması ve çeşitli sokak eylemlikleriyle liseli ve üniver­siteli genç kadınlar, konferansa çağrılır, davet edilirler.

28-29 Şubat’ta Ankara’da farklı illerden liseli ve üniversiteli genç kadın sorunlarını tartışarak çözüm önerilerini formüle ederler.

Konferansta cinsiyetçi eğitim, okulda-yurtta öğrenci kadınlara yönelik cinsel taciz, tecavüz ve baskılar, genç kadınlar ve özgürleşme sorununu, yasalarda cins ayrımcılığı, küçük kentlerde öğrenci kadınların sorunları nasıl bir mücadele, nasıl bir örgüt başlık­ları tartışılır. Kürdistanlı genç kadınlar özel olarak yaşadıkları sorunları dile getirdikle­ri konferansta bir de serbest kürsü oluşturulur. Genç kadınlar, tartışma metinleri ile il­gili eleştiri ve önerilerini bu bölümde dile getirirler.

Yürütülen tartışmalarda ailede, okulda, yurtta, sokakta genç kadınların yaşadıkla­rı baskılara karşı mücadele perspektifleri belirlenir. Genç kadın kitlesine ulaşma, onlar­da bir bilinç yaratma ve örgütlenme araç ve yöntemlerine dair bir bakış açısı oluşturu­lur. Konfrensın onayladığı sonuç bildirgesi öğrenci genç kadınlar arasında çalışmanın özel olarak örgütlenmesini kadın hareketini güçlendirecek önemli bir damar olduğu­nun altını çizer. Bu faaliyetin aynı zamanda antiemperyalist gençlik hareketinin de bir parçası olduğu ifade edilir.

Bildirge; okullarda cinsel eğitimin verilmesi bekaret kontrolünün kaldırılması, yurt­larda imza uygulaması, saat sınırlandırması, izinsiz keyfi aramaların kaldırılması, okul­da, yurtta cinsel taciz ve tecavüzün son bulması, gerici-cinsiyetçi yasaların kaldırılma­sı taleplerini dile getirir. Ayrıca tartışmalarda ulaşılan sonuçlara bağlı olarak genç ka­dınların fanzin, kol, klüp, kadın topluluğu vb. araçları kullanması gerektiğine dikkat çekilir. Öğrenci kadınların örgütlenme temel hedeflerinden biri olarak, öğrenci kadın derneklerinin kurulması kararı açıklanır.

Hayatın her alanında örgütlenmek gerektiği bilinciyle hareket eden liseli ve üniver­siteli genç kadınlar 31 Mayıs’ta Öğrenci Kadın Derneği’nin istanbul’da kurulduğunu ilan ederler. Yaptıkları basın açıklamasında Öğrenci Kadın Derneği’nin bir ilk olduğu ifade edilerek, “Erkek egemen devlet aygıtına, kadının ezilmesinin temelinde yatan kapita­list sisteme, bunların kurumsallaştırdığı eğitim sisteminden aileye kadar tüm gerici du­varları yıkmak kadının örgütlülüğüyle mümkün” denilerek, öğrenci kadın derneğinin kurulmasının nedenlerini dile getirilir. Öğrenci Kadın Konferansıyla başlayan ve Öğren­ci kadın derneğiyle yola devam eden komünist genç kadınların en önemli eksikliği ya da zaafı, konferansın karar altına aldığı dernekleşme faaliyetinde gecikmeleri ilk adımı 31 Mayıs’ta atmış olmalarıdır.

Okulların tatil dönemine denk gelen bir zaman tercih edilmesi daha başından der­neğin kendi kitlesiyle buluşmasını engelleyecek, somut bir durumdur. Araya giren uzun yaz tatilinin ardından ÖKD’nin etkinleşmesi ve yaygınlaştırılması doğrultusunda bir pratik sergilenmez.

Categories: Sosyalist Kadın 1 | Yorum bırakın

-VI- İnceltilmiş erkek egemen çizginin sefaleti

Coğrafyamızda devrim, sosyalizm iddialı herhangi bir akımın “devrimci kararlılığını” nasıl ölçeriz? Hani ainesi iş­tir kişinin lafa bakılmaz ya, onun gibi, ” devrimci kararlı­lık” ölçümünün konusu olan parti, örgüt vb. yapının eyle­mine, eyleminin içeriğine bakarız. Örneğin günümüzde Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine karşı enternasyonal tu­tumla ilişkilenmeyi başarmak, devrimci kararlılığın çok ke­sin bir göstergesidir. Devrimcilik reformculuk ayrımının önde gelen temel ayracıdır, sosyal şovenizmin hiç bir za­man devrimci olduğu görülmemiştir. Çünkü sosyal şove­nizmin çekirdeğini burjuvaziyle, kendi ulusunun burjuvaziyle işbirliği oluşturur.

İşçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların, sermaye  egemenliğine karşı ve keza aynı zamanda erkek egemenliğine erkek  egemen değerlere ve evin küçük patronuna karşı mücadeleye seferber edilmesi, bilinçlenmesi ve örgütlenmesi yolundaki çabalar, devrimci kararlılığın en kesin ölçülerinden birisidir. Kadınlar katılmadan devrim olmayacağına, sermaye egemenliği devrilemeyeceğine göre   başka türlüsü düşünülemez. Bu böyledir çünkü milyon larca emekçi, ev emekçisi kadın, ezilen sınıfın kadını çifte baskı ve sömürünün cenderesi altında kendine güvenini yitirmiş, bastırılmış, edilgenleştirilmiş, tabileştirilmiş, örgütlenme ve birlikte hareket etme yeteneği felç edilmiş, aile çemberinin küçük dünyasına hapsedilmişlerdir. Devrimci kararlılığın, devrimci iradenin daha çetin bir sınava gireceği başka bir toplumsal kesim yoktur.

Kadının özgürleşmesi ve kadın kurtuluş mücadelesi, keza işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların devrim ve sosyalizm mücadelesine seferber edilmeleri devrimci görevleri, ’90’lardan günümüze ilerici hareketin günde­minde olageldi. Devrimci hareket içerisinde; birisi devrimci diğeri de statükocu ve muhafazakar iki tutum, iki çizgi açığa çıktı. Devrimci çizgi, teorik, programatik, pra­tik ve politik olarak, ’70’lerde doğan ve ’90’lara kadar devam edegelen “devrimcili­ğin erkek hali”ni aşma, “devrimciliğin erkek hali”nden kopuşma rotasında ilerlemiş­tir. Bu uluslararası komünist hareketin teorik birikimin ve deneyimlerin en ileri dü­zeyden kavramayı kapsadığı gibi, bütün bir 20. yy. sosyalizmi ve devrim deneyim­lerini sınırlılıklarından ve eleştirel devrimci analizinden çıkan sonuçlarla, komünist birikimin ulaşmış olduğu sınırları, düzeyi aşmayı da kapsamaktadır.

ikinci çizgiye gelince, o “devrimciliğin erkek hali”ni kıskançlıkla savunma ve sür­dürmesi nedeniyle statükocu ve muhafazakar olduğu gibi, aslında gelişen devrimci çizgiye karşı gösterdiği direnç ve reaksiyon nedeniyle düpedüz gericidir. Tıpkı sos­yal şovenizm gibi, inceltilmiş erkek egemenliğini savunmaktadır. O kadın cinsinin özgürleşmesinden, kadın kurtuluş mücadelesinden dem vurmakta; lakin kadının öz­gürleşmesi ve kadın kurtuluş mücadelesini sermaye egemenliğine karşı mücadeleye indirgemekte, erkek egemenliğine, erkek egemen değerlere ve evin küçük patronlu­ğuna karşı mücadeleyi ihmal edilebilir gördüğü içindir ki, sermaye egemenliğine, kapitalizme ve faşizme karşı mücadelede ezilen sınıfın kadının ezilen sınıfın erkeği­ne tabi olmasını savunmaktadır. Demek ki burada inceletilmiş erkek egemen çizgi gerçeği ile karşılaşıyoruz.

Hakkını yememek için belirtelim, KızılBayrak, ilerici hareket içerisinde bu gerici çizginin bayraktarlığını yapmaya soyundu. Bu yolda 8 Mart’tan 8 Mart’a çok çaba­lar harcadı. En son 2008 8 Mart’ında sonra TKİP Merkezi Yayın Organı Ekim’in Mayıs 2008 tarihli sayısında yer alan, “8 Mart’ın tanıklık ettiği ayrışmanın ilkesel anlamı ve politik önemi” başlıklı yazıyı yayınladıktan sonra, Devrimci 8 Mart Platformu’na ha­kim inceltilmiş erkek egemen çizgisiyle onun şahsında mücadele edilmesi onurunu hak etti. Şimdi şu soruyla başlayabiliriz.

8 Mart Neyi Simgeler?

Devrimci hareketin bu soruya yanıtı, onun pratiğinde verilidir. Onlar için 8 Mart, sınıf mücadelesi tarihinde yaratılmış takvimsel bir gündür. Tarihlerinin belli bir aşa­masından itibaren devrimci örgütler 8 Mart’tan 8 Mart’a düzenledikleri etkinliklerle bu günü anarlar/ kutlarlar. Bu kutlamalar vesilesiyle kadın sorunu ve özgürleşmesi­ne dair UKH’den ödünç aldıkları bazı genel değerlendirmeleri tekrar edip, inceltilmiş erkek egemenliğinin yön verdiği pratiklerini sorgulamaksızın, bir sonraki 8 Mart’a kadar “sorun”u rafa kaldırırlar. Devrimci hareketin pratiğine damgasını vuran dev­rimci görevlerin bu dar, sınırlı kavranışıyla hesaplaşmak ve kopuşmak yerine bazıla­rı bir adım önce çıkarak takvim devrimciliğini teorize etme ve inceletilmiş erkek ege­men çizgide derinleşme yolunu tutuyorlar. Devrimcilere bu alanda pasifizmi öğütleyen, her taraftan kendiliğindencilik akan bu “izah”a, kendiliğindenciliği teorize eden bu yaklaşıma biraz daha yakından bakmakta yarar var.

“Bahar döneminin genel kitle hareketliliğinde 8 Mart’ın kendine özgü bir ağırlı­ğından söz edilemez. Bu anlaşılır bir durumdur. Zira olup bitenler daha çok bir kut­lama günü sınırları içinde kalmaktadır.” (KızılBayrak, 2008/3, agy)

“8 Mart’ın kendine özgü bir ağırlığından söz edilemez” diyorsunuz öyle mi? Bu saptamanın Ekim’in dahil olduğu Devrimci 8 Mart Platformu bakımından “anlaşılır bir durum” olmasına bir diyeceğimiz yoktur. Zira kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Mart onlar için “bir kutlama günü sınırları içinde kalmaktadır.” Ancak kendi gerçek­lerini itiraf ederken bu platform dışında kalan bütün güçleri de takvim devrimcili­ğine dahil etmelerinin beyhude bir çaba olduğunu belirtmeliyiz. Ekim’in takvim devrimciliğine, kendiliğindenci pratik ve yaklaşımlarına kılıf bulma çabası 8 Mart 1 Mayıs kıyaslamasıyla şöyle devam ediyor.

“1 Mayıs’da kuşkusuz bir kutlama günüdür. Fakat uluslararası devrimci işçi hare­ketinin tarihinde bu kutlama, salt kendi içinde özel bir gün olarak değil, fakat sür­mekte olan mücadelenin özel bir çabayla yoğunlaştırıldığı bir dönemin tepe nokta­sı olarak ele alınmış, zamanla buna uygun gelenek oluşturulmuştur” (agy)

Öncelikle şunu belirtelim ki, Ekim, 8 Mart şahsında inceltilmiş erkek egemen çiz­gi ile takvim devrimciliğine devrimci hareketin bu iki geri, bu iki zaaflı yapısal nite­liğini mükemmel şekilde birleştirmektedir. Gerçekten çok ilginç! Pek i”takvim dev­rimciliği” ile “inceltilmiş erkek egemen çizgi” arasındaki bağıntı bağ nedir?bunlar tesadüfen yan yana gelmiş değiller. Muhataplarımızın geleneksel biçimde yaşattık­ları, ’75-80 döneminin “devrimci kendiliğindencilik” zihniyeti, tarzı her iki durumun özünü ve ruhunu oluşturmaktadır.

Özrü kabahatinden büyük bu temellendirme aynı satırlarda kendi tutarsızlığını da ortaya koyuyor. 1 Mayıs’1 “kendi içinde özel bir gün olarak” kutlamaktan çıka­ran şeyin; “mücadelenin özel bir çabasıyla yoğunlaştırıl”masıyla sağlandığı gerçe­ğinin itiraf etmek zorunda kalıyor. Ekim’in kendiliğindenci, inceltilmiş erkek ege­men çizgiye ve takvim devrimciliğine kılıf bulma çabası itiraflar dizisine dönüşüyor, işçi ve emekçilerin uluslararası mücadele tarihinde yaratılmış bu günler hiçbir za­man kendi kendine özel bir gün an haline gelmezler, gelemezler. Dolayısıyla Ekim’in ” 8 Mart’ın kendine özgü bir ağırlığından söz edilemez” diyerek bunu ge­rekçe olarak göstermesi, daha doğrusu bahane üretmesi, kendiliğindenciliğin acı­rı ası iflasından, sefaletinden başka nedir ki! Çok açık ki bunun için özel çaba gös­termek emek vermek, mücadele etmek gerekir. Ekim’in yaptığı bu değerlendirme aslında onların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Cünü’nün neyi simgelediğini anla­madıklarını gösterir. Zira, onlar kendi durumlarına kılıf arama derdindeler. Bakış açısı, daha başından erkek egemen zihniyete kurban gitmiş bir yapının devrimci hareketin içine düştüğünü zaafın izah etme çabası da kaçınılmaz olarak böylesine trajik komik bir hal alabilir/ alıyor…

Takvim devrimciliğinde inceltilmiş erkek egemen çizgi demir atmış anlamamakta ısrar etseler bile biz yine de 8 Mart’ın neyi simgelediğini bir kez daha tekrar edelim:

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü; kadın sorununu kadının ikinci cins olması-ni;işçi, emekçi ve genç kadınların ikinci cins olmasını işçi, emekçi kadının çifte bas­kı ve sömürüye uğradığını ve bütün bunlardan kurtuluşu için mücadeleyi simgeler, somutlar. Yalnızca bu kadar da değil; bu sorunların tecrit halde 8 Mart’ların sorunu olarak düşünülüp, algılanamayacağını da kapsar 1910 yılında toplanan 2. Enternas­yonal Kadınlar Konferans’ında dokuma işçisi kadınların anısına Clara Zetkin’in 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanması önerisinde de bu bakış açısı vardır. Dolayısıyla 8 Martlar takvim devrimciliğine demir atmış grupların algıladığı gibi yalnızca tarihsel bir gün değildir. Aksine 8 Martlar; 1857 ve 1886 yıllarında Ame­rikalı işçi kadınların Amerikan burjuvazisine karşı yaktıkları mücadele ateşini dün­den alıp bugünümüzü aydınlatmanın, gelecek özgür günleri yakın kılmanın bir ara­cıdır. 8 Mart’lar, kadın özgürlük mücadelesini büyüterek geleceğe taşımanın bir ba­samağı, özel bir an’dır. Tıpkı işçi sınıfının birlik mücadele dayanışma günü 1 Mayıs­lar; Kürt halkının başkaldırı günü 21 Martlar gibi 8 Mart’ta emekçi kadınlar için mü­cadele günüdür. Gerisi mi? Laf-ı güzaf!!!

Kendiliğindenciliğin derin sularında seyreden Ekim, şu incileri döktürmekten kendini alamaz:

“Toplumsal gerilik, bunun kadın sorunu üzerinde daha da belirgin bir biçimde ken­dini göstermesi, işçi kadın eksenli etkili kadın hareketi geleneği olmayışı vb. 8 Mart’ın iyiden iyiye kendi içinde bir kutlama günü sınırlarına mahkum etmektedir” (agy)

Bu satırları döktüren bir yapı hala öncülük önderlik iddiasında olabiliyor! Oysa bu zavallı ve sefil kendiliğindencilik olsa olsa nal toplayıcılık olarak tanımlanabilir. Sizi inceltilmiş erkek egemenliğinin şampiyonları sizi, orada durun bakalım! Sizin sormadığınız soruyu biz soralım. 8 Mart’ın “kendine özgü ağırlığı”nın olmamasında komünist, devrimci, öncülük, önderlik iddiasında olan yapıların hiç mi sorumluluğu yoktur? Söz konusu yapıların gerek 8 Mart’larda ve gerekse de bir bütün olarak işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların, ezilen kadın cinsinin özgürleştirilmesi ve ka­dın kurtuluş mücadelesinde izledikleri çizginin hiç mi rolü payı yoktur? Ya da bu du­rum hangi çizginin eseridir, hangi çizginin sonucudur diye sorsak, sınıfsal yaklaşım, devrimcilik, sosyalizm, marksizm bakımından yanlış mı olur?… Sahi siz bu soruları niçin sormuyorsunuz? Onlarla yüzleşecek, onlarla hesaplaşacak devrimci bilinç, cü­ret ve inceltilmiş erkek egemen çizginin sürdürücülerinde bu konuda yarattığı geri­ciliğin durmaksızın nasıl reformizm ürettiğini özel olarak açıklamamızı ister misiniz?

Hemen söyleyelim ki, Devrimci 8 Mart Platformu’nun kesinlendiği inceltilmiş er­kek egemen çizgi için, özel olarak işçi, emekçi kadın kitlelerini 8 Mart’tan 8 Mart’a hatırlamak, 8 Mart’ta da yarım hatırlamak hiç de zorunlu değil aslında. Yani kendi çizgilerinde, ezilen sınıfın kadın kitlelerine özel olarak gitmeyi, ezilen sınıfın ezilen cinsi gerçeğini her yönüyle hesaba katan özel yöntemler, özel çalışma. Mücadele ve örgüt biçimleri geliştirmeleri pekala olanaklıdır. Fakat bunu bile yapmıyorlar!… Ger­çekten neden yapmadıkları, yapamadıkları çok önemli bir soru olarak onlardan ya­nıt istiyor. Biz şu kadarını söyleyelim ki, Devrimci 8 Mart Platformu’nu oluşturan ya­pılar genel olarak, hiç değilse uluslararası komünist hareketin teorik birikimi ve pra­tik deneyimlerini kavramayı sağlayabilecek düzeyde bile bir kadın aydınlanması ya­şamadılar. Dahası bu onlar için bir ihtiyaç haline bile gelmedi. Yani demek ki, ken-diliğindencilik, “devrimci kendiliğindencilik” devrimciliğimizin eril hali olarak, in­celtilmiş erkek egemen çizginin serasıdır.

Yasak Savarı Kim?

Takvim devrimciliğinin ve inceltilmiş erkek egemen çizginin bir diğer adı yasak savmadır. Bugüne kadar devrimci hareket kadın sorunu özgürleşmesi ve örgütlen­mesi konularında var olan zaaflarını 8 Mart’larda “telafi” etme daha doğrusu örtbas etme, savuşturma telaşı/ çabası içerisinde olmuştur. Ancak işin abesi olan ve herke­sin bildiği kabul ettiği şey; böylesine temel bir sorunda var olan zaafların 8 Martlar­da yasak savma babından etkinliklerle telafi edilemeyeceğidir. Şayet tutarlı bir an­layış ve devrimci bir pratiğe sahip değilseniz özeleştiri silahınızdan güç almıyorsa­nız, daha doğrusu kendi sınırlarınıza saldıracak devrimci cüretiniz, bir iç devrimi, bir devrimci kopuşu örgütleyebilecek ideolojik teorik duruşunuz, devrimci yenilenme gücünüz ve enerjiniz yoksa inceltilmiş erkek egemen çizginin batağında çırpınmak­tan bitap düşersiniz. Sıkıştığınız yerde başkalarına saldırmak onları da kendi zaaf­larınıza ortak etmek gibi beyhude çabalara girer; hiç olmadık yerden medet umar, bazı genellemelerle durumu idare etmeye çalışırsınız. Bunun adı oportünizmdir. Bu­güne kadar da hiç kimseyi, hiçbir grubu ihya etmemiştir/ edemez de!

8 Martları takvimsel bir gün olarak ele alıp yasak savan devrimci hareketin bu pratiğine kılıf bulma çabası içerisinde olan Ekim’in tutumu buna tipik bir örnek oluşturuyor.

Ekim diyor ki; “bugünkü koşullarda 8 Mart vesilesiyle politik açıdan önemli olan kurulu düzendeki kadın sorunun etkili bir propaganda ve ajitasyon vesilesi olarak kullanabilmek, sorunun anlamını, kapsamını ve çözümüne ilişkin temel devrimci dü­şünceleri, daha çok da devrimci şiar ve istemler olarak, başta işçiler olmak üzere emekçilerin geniş katmanlarına taşıyabilmektir” (agy)

Tek bir cümleden ibaret olan bu görev tanımında “bugünkü koşullar”a dikkati­nizi çekmek istiyoruz. Zira bugünkü koşullar üzerinden görevler belirleyen Ekim hem kendi kitlesine hem de devrimcilere açık açık pasifizmi, kendiliğindenciliği öğütle­mekte hiçbir sakınca görmüyor. Öyle anlaşılıyor ki, Ekim bu gücü devrimci hareket­te egemen zaaflardan alıyor. O’na göre birileri koşulları değiştirecek takvim devrim­cilerine, yasak savıcılara alan açacak; sonradan onları buyur edecek. Öyle mi? Ön­cülük bunun neresinde! Düpe düz nal toplayıcılığı değil mi bu! Oportünist hilelerde hayli başarılı Ekim’de bu tür yaklaşımlar istisna değil. TKİP 2. Kongre değerlendirmelerinde; kadınlar birliği, kadın dernekleri tipik feminist örgüt modelleri” olarak de­ğerlendiriliyor. Bugün açısından bu tip kadın kurumlarını, birlik ve dernekleri gerek­siz buluyor. Ancak yarın “bunları gerektiren durumlar belki ortaya çıkabilir” diyerek manevra için açık kapı bırakmayı da ihmal etmiyor. En çarpıcı olan da, bu kurum­lar “kitlesel bir kadın hareketine dayanan örgütler olursa eğer, elbette biz de bir bi­çimde bunlar içinde çalışma yoluna gider…” iz diyerek başkalarının emeği üzerine hesaplar yapmanın, hazırcılığın, kuyrukçuluğun çok tipik bir örneğini sergiliyorlar. Tamam “8 Mart vesilesiyle politik açıdan önemli olan kurulu düzendeki kadın soru­nunu etkili bir propaganda ve ajitasyon vesilesi olarak kullanabilmek…” gerekir di­yorsunuz. Ev, peki ya”8 Mart” sathı mehili dışında ne olacak ne yapmayı düşünüyor­sunuz? Bu Türkiye işçi sınıfı, kadın ve erkek işçilerden oluşmuyor mu? Kadın işçiler; sermayenin baskısı ve sömürüsünün yanı sıra, cinsel baskı ve sömürüye de maruz kalmıyor mu? Yani kadın işçilerin maruz kaldığı çifte baskı ve sömürüyü, daha doğ­rusu cinsel baskı ve sömürüyü ihmal edilebilir görmeyi ve ihmal etmeyi, sınıf siyase­ti ve en bükülmez devrimcilik mi sanıyorsunuz? Tam da burada reformizm detektö­rü sinyal vermeye başlıyor… Daha baştan görevleri daraltıp sınırlandırmanız hakika­ten çok tuhaf görünüyor… Sanki 8 Mart’ın simgelediği şeyi 8 Mart’a gömerek kur­tulmak istiyorsunuz gibi bir hal var! Oysa 8 Mart’tan önceki bir kaç ay çok farklı bir telden çalıyordunuz, ne oldu böyle.

Reformist Oları Kim ?

2008 8 Mart etkinliklerinin ardından Devrimci 8 Mart Platformu ortak bir tutum alarak düzenledikleri etkinlikleri şıpın işi “kızıl” olarak nitelendirdi. Diğer etkinlikle­ri ise her biri keyfine göre renklendirdi. Kimileri “mor” yakıştırırken 8 Mart kadın et­kinliklerine; bazıları da “pembe”yi uygun buldular. Bu yakıştırmalarının altımda bil­dik çarpıtmalarla “doldur”maya çalıştılar. Ben “söyledim”, “yazdım”, uysa da olur uymasa da olur kabilinden. Değerlendirmeleri bu minvale oturtarak, “kadın soru-nu”nu 8 Mart’tan 8 Mart’a hazırladıkları gerçeğini, keza inceltilmiş erkek egemen çizgiyi ve takvim devrimciliği tarz ve zihniyetini perdelemeye, örtmeye çalıştılar.

Devrimci 8 Mart Platformu’nda yer alan grupların yayın organlarında düzenle­dikleri 8 Mart’ı “kızıl” yapan ayırıcı özelliklerini aradık. Maalesef her birinin sayfala­rında 8 Mart haberlerinin satır aralarına sıkıştırılmış “erkeksiz 8 Mart” kutlamasına saldırmaları dışında bir şey bulamadık. Bir de en önemlisi 8 Mart gibi bir günde ka­dınların ezilen cins olmaktan kaynaklı talep ve şiarlarının Devrimci 8 Mart Platfor­mu’nda pek rağbet görmediğini tespit ettik.

Lenin Ne Yapmalı eserinde “herhangi bir örgütün niteliğini doğal ve kaçı­nılmaz olarak belirleyen şey, o örgütün eyleminin içeriğidir” der. Biz de buradan yo­la çıkarak, Devrimci 8 Mart Platformu’nun düzenlediği 8 Mart mitinginin içeriğine bakarak nasıl “kızıl” olmuş; 8 Mart Kadın Platformu’nun düzenlediği miting neden “mor” ya da “pembe”imiş ona bakalım…

Bir eylemi değerlendirirken ilk sırda eylemin amacı, şiarları, mücadele talepleri, kürsünün nasıl kullanıldığı, kimler tarafından düzenlendiği vs. vb. noktalara bakılır. Bizde sırasıyla kıyaslama yapalım.

Bilindiği gibi her iki mitingde 8 Mart’ı kutlamak amacıyla yapıldı. 8 mart ve ka­dın yan yana geldiğinde hiç tartışmasız burada özne kadındır. Her hangi bir spekü­latif tartışmaya malzeme yapılmaması için burada kadın kavramı içerisinde; Kürd’üyle, Türk’üyle, Laz’ıyla, Ermeni’siyle, Rum’uyla, Çerkez’iyle, Cürcü’süyle… Bu coğrafyada yaşayan bütün ulus, uluslar, ulusal ve dinsel topluluklardan, işçi, emek­çi, ev emekçisi ve genç kadınları özcesi ezilen sınıfın ezilenlerini kast ettiğimizi be­lirtelim. 8 Mart gibi bir günde özne’nin kadın olması gerektiği doğrusundan yola çı­kacak olursak; ezilen sınıfın kadınların kadın talep ve şiarlarının eylem alanına dam­gasını vurması gerekir. Buradan hareketle her iki mitingin şiarlarına bakalım:

8 Mart Kadın Platformu; “Susmayacağız, Durduracağız!” şiarıyla erkek egemen­liğine, “namus” cinayetlerine, cinsel taciz ve tecavüze, şiddete, savaşa, ırkçılığa, yoksulluğa, SSGSS’ye karşı kadınları miting alanında birleştirdi. Devrimci 8 Mart Platformu’da “emperyalizme, şovenizme, gericiliğe, sosyal yıkıma, sömürüye ve ay­rımcılığa karşı, kadınlar örgütlü mücadeleye!” şiarıyla miting alanında esas olarak erkekleri birleştirdi…

Çok açık ki her iki mitingin şiarında genel taleplerde bir ortaklık göze çarparken ne yazık ki Devrimci 8 Mart Platformu’nun temel şiarında bugün geniş emekçi kadın kitlelerinin kadın olmaktan kaynaklı talepleri kendisine yer bulamamış! Bir de ge­çerken küçük(!) bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyoruz. 8 Mart Kadın Platformu “Sus­mayacağız, Durduracağız!” diyor. Devrimci 8 Mart Platformu ise; kadınları “örgütlü mücadeleye” çağırıyor! Elbette geniş emekçi kadın kitlelerini örgütlenmeye çağır­mak gerekir. Ancak 8 Mart günü için tercih edilen bu temel şiarlara alt alta koydu­ğunuzda birinci de; kadın aktif bir özne. ikincide ise pasif, edilgen bir konumda!!!

Gelelim miting alanında kürsünün kullanılmasına şıpın işi “kızı I” I iğin nereden geldiğini arıyoruz ya! 8 Mart Kadın Platformu’nun düzenlediği mitingde tertip ko­mitesi adına Türkçe ve Kürtçe yapılan konuşmada platformun temel şiarı öne çıktı. Ayrıca direnişte olan ilbek Tekstil ve Kocaeli Üniversitesi işçileri adına birer konuşma yapıldı. Tuzla tersanelerinde iş cinayetlerinde eşini kaybetmiş olan Rukiye Levent tersane işçilerinin eşlerinin sesini alana taşıdı. Miting müzik ve halaylarla bitirildi.

Devrimci 8 Mart Platformu’nun organize ettiği mitingde yapılan ortak konuşma da temel şiar ekseninde olmuş. Ve miting müzik halay ve marşlarla son bulmuş!

Hangi kürsü daha devrimci?! Ortak konuşma metni müzik ve şiir dışında kürsüye ne taşıdınız? 8 Mart’ta emekçi kadınlar için kurulan kürsüden direnişteki işçilerin iş cinayetlerinde yaşamını yitirenlerin ailelerin sesini yükselten kim? Sorular çoğaltıla­bilir. Ancak biz bu kadarla yetinelim. Ve bir de mitingleri kimlerin düzenlediğine ba­kalım. Burada tek tek katılımcıları saymayacağız. Ancak her iki platformda da; ileri­ci, demokrat, yurtsever, devrimci, komünist grup ve partiler ile kitle örgütü ve sendikalar yer aldı. Bu yıl feministler 8 Mart Kadın Platformu’nun örgütlediği mitingin organizasyonunda yer almayıp yalnızca katılımcı oldular. Onların platformdan çe­kilmiş olmalarından olumlu bir durum olarak değerlendirmediğimizi de geçerken belirtmiş alalım, bugün için

Şimdi başa dönüp bazı noktaların altını çizebiliriz… Devrimci 8 Mart Platformu 8 Mart gibi bir günde geniş emekçi kadın kitlelerinin kadın olmaktan kaynaklı özel ta­leplerini bugün için görmezden gelmiştir.

Kürsüde de günün özgünlüğüne uygun mitingi “kızıl’laştıracak her hangi bir va­roluş sergilenmemiştir. 8 Mart mitingi her hangi bir mitingden çok da farklı olma­mıştır.

Ezici olarak erkek katılımcıların damgasını vurduğu bu mitingde de ; devrimci grupların ne kadar erk’ek oldukları tescillenmiştir. Devrimci grupların geniş emekçi kadın kitleleriyle bağının da ne kadar zayıf olduğu görülmüştür.

Yine bu miting tablosundaki erkek rengi “her işi olduğu gibi Mart’ı da en iyi biz kutlarız!” mesajını vermiştir.

Sıraladığımız bu gerçekler Devrimci 8 Mart Platformu bileşenlerinin düzenledik­leri mitinge “kızıl”lığı yakıştırıp, diğer mitingi “mor”, “pembe” ilan etmeleri gerçek­leri değiştirmiyor. Aksine, bugün geniş emekçi kadın kitlelerinin kadın olmaktan kaynaklı sorunlarına ilgisizliklerini, emekçi kadın kitlelerine ne kadar yabancılaştıklarını; devrimcilik- reformculuk tartışmalarından var olan pratikleriyle bırakalım devrimciliği, reformcular kadar bile olamadıklarını; geleneksel erkek bakış açısının devrimci hareket üzerindeki etki düzeyini inceltilmiş erkek egemen çizginin hakimi­yetini göstermektedir.

Gerçekler böyleyken Ekim, 8 Mart mitinglerinden hareketle, şu saptama ve de­ğerlendirmeleri yapıyor:

“Bir yanda 8 Mart’ı emekçi ve devrimci içeriği ve gelenekleri ile ele alan Devrim­ci 8 Mart Platformu, öte yanda onu salt bir kadın eylemine indirgeyen, böylece emekçi ve devrimci karakterinden arındıran içini boşaltan reformist feminist cephe.”

“Emekçi ve devrimci karakterinden arındırılmış “erkeksiz 8 Mart” anlayışı, temel özelliği bu olan…”

Ekim, sanki ı Mayıs’tan, Newroz’dan, ı Eylül’den vb. bahsediyor gibi, 8 Mart’ın “salt bir kadın eylemin indirgenmemesi” gerektiğinden dem vururken traji komik bir duruma düştüğünün farkında değil. Farkında olmaması da doğal; inceltilmiş erkek egemenliği işte bu türden bir körlük yaratıyor. Bu öyle bir körlüktür ki, “insan oğlu­nun” gözünü çıkaran gerçekleri hoyratça çarpıtmasını, tahrif etmesini getiriyor.

Yukarıda her iki mitingin karşılaştırmalı analizini yaptık. Şimdi soruyoruz:

8 Mart Kadın Platformunun 8 Mart etkinlikleri ve mitingi neden “emekçi ve dev­rimci karakterde” değildir? 8 Mart’ı “salt bir kadın eylemine indirgediği” için mi?yani erkeksiz olduğu için mi?

Tabii soruları diğer şekilde de sorabiliriz. Devrimci 8 Mart Platformu’nun, 8 Mart etkinliklerine ve mitingine “emekçi ve devrimci karakterini” veren nedir? “Salt bir adın eylemine indirgememesi mi? Yani erkek devrimcilerin de katılmasa ve hatta mi­ting alanda çoğunluk oluşturması mı?

Gerçeklerin gözüne çakmak çakmak bakın doğru sorular bizi bu durumda 8 Mart’ın “emekçi ve devrimci karakterini” verini de güvenceye alanın da erkek dev­rimciler olduğu sonucuna götürüyor, inceltilmiş erkek egemen çizgi, devrimciliği, devrimci erkeklerin tekelinde tutuyor, devrimci kadınların, devrimci erkeklere bağ­lığını, tabiiyetini örgütlüyor; devrimci saflarda kadının ikinci cins konumunu incel­tilmiş biçimde yeniden üretiyor.

Sonuç yerine ilginç bir durumu dikkat çekerek, yazıyı noktalamak istiyoruz. Kızıl Bayrak, 8 Mart’ı önceleyin bir kaç aylık dönemde komünist kadın hareketinin de bas­kısıyla, işçi emekçi kadınlara yönelik çalışmalarını artırma, yoğunlaştırma çabası içi­ne girmiş gözüküyordu. Böyle bir yönelimim gelişmesi her halükarda devrimci ba­kımdan anlamlı olur, olumlu sonuçlar üretebilirdi. Buruda eleştirdiğimiz”8 Mart’ın tanıklık ettiği yarışmanı ilkesel anlamı ve politik önemi” başlıklı yazıda söz konusu yönelimin izine rastlamadık. Hata inceltilmiş erkek egemen çizgiyi derinleştirmek bu konuda tam bir uyuşma içinde olduğu “halkçı müttefiklerinden rol kapmaya çalışı­yordu. Ne olmuştu? O naif yönelimin ömrü birkaç ay mı sürebilmişti? Bir irade kırıl­ması mı yaşanmıştı acaba? Ne olmuştu da inceltilmiş erkek egemen çizgi Mayıs’ta erilce kükremişti! Sahi inceltilmiş erkek egemen çizgi kriz içerisinden miydi yoksa?

Categories: Sosyalist Kadın 1 | Yorum bırakın

-VII- Sloganlardaki “erk”eklik

“Slogan nedir diye sorarak başlamak hiç de kötü bir gi­riş olmayacak. Politik mücadeleye biraz bulaşmış herkes sloganların öneminin bilir. Sloganlar, politik mesajların jet taşıyıcıları, politik iletişimin, politik etkileşimin en pratik, en uygulanabilir biçimleridir… Sloganlar, pankartları, dö­vizleri süsler, mavi gökyüzüne kanat çırpan uslanmaz çığ­lıklardır… Ve her biri bir politikanın kısa özlü, etkili, kris-talize olmuş anlatımlarıdır. Slogan deyip geçmeyin, onla­rın her biri bir politikayı taşır, bayraklaştırır, yayar. “Kadın aydınlanması”, “Sosyalist kadın aydınlanması”, “aydın­lanma” olduğu içindir ki, hazır olduğu her şeyi devrimci-sosyalist kadın bilincinin önünde varlık hakkını haklılık ve doğruluğunu savunmaya çağıracaktır. Tabii sloganlar, özellikle de dolaysız biçimde çifte baskı ve sömürü altında­ki “kadınları” ilgilendiren sloganlar sosyalist kadın aydın-lamasının konuları-tartışmaları içerisinde yer alacaktır. Varolan durumu sorgulayışımız, sorularımız ve eleştirileri­mizin devrimci olan her şey gibi biraz sarsıcı, biraz şaşkın­lık yaratıcı ve evet biraz acıtıcı olacağını biliyoruz.

Her aydınlanma gibi, sosyalist kadın aydınlanması da niteliksel bir değişime işaret eder. Yenilenmenin en somut görüngüsü, oluşan dil ve eylemdir. Sosyalist kadın aydın­lanması ilerleyen, devam eden bir sürecin ürünüyse eğer, dil ve eylem bu paralellikte gelişir. Ama bunun için önce tarih sorgulanmalıdır.

Türkiye Devrimci Hareketi’nin kadın sorununa ve öz­gürleşme mücadelesine yaklaşımı, dilde de somutlanır. Sloganları bu bakımdan sorgulanmayı hak eder. Dil ve eylem birbiriyle uyuşuyor mu? Ajitasyon amacıyla atılan sloganlar nesnellikle ne kadar buluşur? Eril zihniyet sloganlara yansır mı?

“Kadın Erkek el ele…”

Devrimci hareketin en fazla kullandığı şiarlardan biri; “Kadın Erkek El Ele Örgüt­lü Mücadeleye”sloganıdır. Amacı, kapitalizme karşı kadın ve erkek cinsini birlikte mücadeleye çağırmaktır. Sloganın politik değeri, hem kadın hem de erkek vurgu-sundadır. Aynı zamanda kadın, erkek cinsinin eşitliğini önsel olarak kabul etmekte­dir. Peki kadın ve erkeğin mücadele koşulları gerçekte eşit midir?

Her yeni toplum eski toplumun izlerini bağrında taşır. Toplumların bu diyalektik gelişimi, devrimci bireyin yaşamı için de geçerlidir. Mücadeleye katılan kadın ve er­kek büyüyüp yetiştikleri toplumsal maddi koşulların izlerini taşır. Kuşkusuz mücade­leye katılarak hayatlarında bir devrim gerçekleştirirler. Fakat eskiyle olan bağ tama­mıyla kopmaz. Devrimci bireyin kendinde yeni insanı yaratma çabası belli bir inşa sürecine tekabül eder.

insan içinde yaşadığı ekonomik, toplumsal ve sosyal koşulların ürünüdür. Kapi­talist sistem, dişlileri arasında sömürdüğü ezdiği insanların tüm yaşamını kuşatır. Devlet aile, din, hukuk, medya bu kuşatmanın önemli araçlarındandır. Ve kadın da, erkek de bu toplumsal maddi koşullar içinde doğar, büyür, gelişir.

Kapitalist toplum bin yıllarca birikmiş bir cins ayrımcılığını devralır, çıkarına gö­re şekillendirir, kendine bağlar, kullanır. Erkek cinsi egemenliği, kadın cinsini köle kılmak için bütün araçları değerlendirir. Kadınn cinsel köleliği tüm yaşamında his­sedilir. Daha anne karnındayken “kadınlık görevleri” kız çocuklarına ihale edilir. Doğduğu andan itibaren işlerini, çocuk bakımını omuzlar. Babasının yada kocasının emri altında yaşar, itiraz hakkı neredeyse yoktur. Dünyası evle sınırlıdır. Ve kadın bir ömür boyu dar dünyanın kölesi olarak evin yorucu sinir bozucu, aptallaştırıcı, işle­riyle boğuşup durur. Burjuvazinin kadını ucuz iş gücü olarak üretime çekmesi kuş­kusuz görece bir “özgürlük” sağlar. Fakat buna rağmen kadınlık görevleri omuzla-rındadır. Eğitim hakkında, kültürel olanaklarda kadın cins ayrımcılığına uğrar. Bü­yük çoğunluk bu hak ve olanaklardan mahrum kalır. Kadının psikolojisi, düşünce dünyası, hayalleri bu dar dünyaya göre şekillenir, işte devrim kadın da bu dünya­dan kopup gelir. Mücadeleye katılırken de onun izlerini taşır.

Erkek ise egemen cins olarak dünyayı evi bilir. Ev işleri, çocuk bakımı onu hiç il­gilendirmediği gibi, yaşamının büyük bir kısmı evin dışında geçer. Buna rağmen evin otoriter gücü erkektir. Evin efendisi burjuvazinin modern kölesidir. Kadını ken­dine ait bir nesne olarak görür, sürekli hegemonyası altında tutar. Eğitim hakkını, kültürel olanakları kullanmada öncelik erkeğe tanınır. Bu araçlar cins egemenliğini sürdürmek bakımından etkili olur. Kapitalist toplumun üstyapı kurumları tümüyle ezen erkeğin elindedir. Tüm bunlarla erkek, egemenlik mekanizmalarını kontrol al­tında tutar. Erkek cinsi bu düşünceyle şekillenir. Devrimci erkekler de bu düşünce­nin tortularını taşıyarak mücadeleye katılırlar.

 Erkek ve kadının toplumsal konumdaki farklılıkları, onlara “eşit koşullar” da gi­dilemeyeceğini gösterir. Ama “kadın erkek el ele örgütlü mücadeleye” sloganı bu gerçeği dıştalar. Kadının ezilmişliğini, çifte baskı ve sömürüye maruz kalmasını dik­kate alarak özgün yöntemler araçlar geliştirmesi ihtiyacını örter, gizler. Sermaye egemenliğine; kapitalizme ve faşist rejime karşı mücadeleye katılan kadın ve erkek emekçiler sanki eşitlermiş gibi bir yanılsama yaratır besler. Bu eril zihniyetten kopu-şulması zamanı çoktan gelmiş de geçmektedir.

Devrimci saflarda “öğretilmiş kadınlık”, “öğretilmiş erkeklik” ne kadar dikkate alınır? Kadın devrimci yaşama dezavantajlı başlar. Erkek ise egemenlik avantajla-rıyla mücadeleye katılır. Devrimci mücadelede bu gerçeklik göz ardı edilir. “Eşit ko­şulları” teorize edilerek, kadının dikkate alındığı iddia edilir. Hayır, eşit koşullar eşit­ler için geçerlidir. Oysa devrimci saflarda da kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik bir şekilde devam etmektedir. Bu durumu, dikkate almayan bakış açısı geleneksel yak­laşımlardan kopamaz. Kadının aldığı görevler onun dar dünyasıyla örtüşür. Kadın teoriye, politikaya genelde ilgisizdir. Genellikle bu işlerin hammaliyesinde yer alır. Toplumsal rolü gereği ev işlerini çocuk bakımını yine kadın üstlenir; erkek burada “yardımcı”dır. Çünkü onu bekleyen asli işleri vardır! Teori ve politika erkeğin işi ola­rak görülür. Bundan dolayı da erkek stratejik alanlarda konumlanır. Bu kadın ve er­kek arasındaki toplumsal işbölümünün devrimci saflara yansımasıdır. “Eşit koşullar” kadının gelişimini sınırlar, ona dar bir hareket alanı yaratır. Erkek ise sarp kayalıkla­ra rahat tırmanır. Çünkü bunu kolaylaştıran araçlar yaşam boyu erkeğin elindedir. “Eşit koşullarda” kadın ve erkeği mücadeleye çağırmak bu egemenlik araçlarını giz­ler. Burada bırakalım eşitliği; kadının aleyhine bir ayrımcılık vardır.

Bu gerçekleri dikkate almak zorunludur. Kadınlar kapitalist toplum içinde ekono­mik ve toplumsal kurtuluş için cins ayrımı gözetmeksizin işçi sınıfı ile birleşik halde burjuvaziye karşı ve ezilen cins olarak özgürlüğü elde etmek amacıyla, erkek egemen­liğine erkek egemen değerlere ve evin küçük patronuna karşı mücadele eder, emekçi kadınlarla birleşir. Bu iki mücadele iç içe geçmelidir. Bu genelde doğrudan ayrıcalık­larına karşı mücadele şarttır. Öncelikle kadınlar ayrımcı bir ortamı reddedip pozitif ayrımcılığın uygulanmasını istemelidir. Kadının toplumsal dezavantajları psikolojisi hesaba katılmak zorundadır. Bu niyet beyanlarının ötesine geçmelidir. Genel söylem­lerle eril zihniyetin tortularından kurtulamayacağımız açıktır. Politik özneler kadının ideolojik, politik bilincini hesaba katıp, net çözümler ortaya koymalıdır. Bütün organ­ları da, örgütlerde pozitif ayrımcılık uygulanması şarttır. Ancak böyle çözümlerle ka­dının önü açılır, öz güven kazanması sağlanır, cins bilinci edinir.

Özgür günlere… Ne zaman?

“Kadın erkek ele ele özgür günlere” sloganı, “kadın erkek el ele örgütlü mücade­leye” kıyasla daha da sorunlu bir slogandır. Bu sloganın ideolojik politik değeri üç öğeyle belirlenmiştir, ilki, iki cins vurgusundadır. ikincisi, kadın ve erkeğin birlikte mücadele etmesi gerektiğini belirtir. Üçüncü öğe ise, “özgür günlere” ibaresiyle ya­pılan amaç tanımlamasıdır. Burada her iki cinsten emekçilerin kapitalizme karşı omuz onuza mücadele ederek “özgür günlere” ulaşacağı vurgulanmaktadır. Kadın­ların özgürleşmesi ve kadın kurtuluş mücadelesinden veya “kadın devrimi” perspek­tifinden bakıldığında bu slogan, bu politika iki temel hatayı içermektedir.

ilkin: “özgür günlere”, özgürleşme vurgulu bu slogan/ bu politika, ezilen sınıfın kadınlarının sermaye egemenliğine karşı emekçi erkeklerle birlikte mücadele eder­ken, aynı zamanda, bugünden başlayarak, cinsel baskı ve köleleştirmeye, erkek ege­menliğine, erkek egemen değerlere ve evin küçük patronuna karşı da mücadelenin gerekli olduğunu görmüyor veya göremiyor. Ya da ihmal edilebilir buluyor, çok da acil görmüyor… ikinci olarak, bu slogan, kadınların özgür günlere ulaşmasının ser­mayenin baskı ve sömürüsünden, boyunduruğundan olduğu kadar, erkek egemen­liğinden kurtulmayı da kapsadığı gerçeğini reddediyor. 20.yy deneyimleri gösterdi ki sermaye egemenliğinin devrilmesiyle erkek egemenliği otomatikman, hemen ve kendiliğinden kalkmıyor. Sermaye egemenliği devriliyor, ama kadının ikincil, ba­ğımlı ve tabi olmaktan, erkek egemenliğinden kurtuluş mücadelesi yeni ve çok elve­rişli koşullar altında sürüyor. Devrimci hareketin “erkek hali”, bir strateji tarifi yapan bu slogan gerçekliğinde politika düzeyinde kristalize oluyor. Erkek egemen zihniye­tin devrimci saflarda nasıl yansıdığını merak mı ediyorsunuz, o halde, bu “kadın er­kek el ele özgür günlere” sloganına biraz eleştirel devrimci tarzda sorgulayın. Hemen söyleyelim karşımıza çıkacak çarpıcı gerçek, “devrimciliğimizin” erkek halinden başka bir şey değildir… Ve bu gerçeklerle şekillenen devrimci hareketin aynı sloga­nı başka formda dile getirmesi, slogan laştırması kaçınılmazdır. Hele helen buna amaç üzerinden teorize etmek vahimdir. Bu kadın sorunu ve kurtuluşu mücadele­sinden çok bir şey anlamamaktır. Dolayısıyla sorunun stratejik ve taktik görevlerini inkar etmektir. Devrimci hareketin bünyesini zayıflatan bu yapısal virüs pasif du­rumdayken de işlevini yapmaktadır. Ancak özellikle 8 Martlarda virüs aktifleşmekte, kangrenleştirici olmaktadır. Adeta hastalığın krizli dramatik hallerine tanık oluyoruz

Göğün yarısı, toplumsal yaşamın yükünün çoğunu sırtında taşıyor. Emperyalist küreselleşmenin ekonomik politikaları kadına daha fazla sömürü, yoksulluk, yoksun­luk getiriyor. Bunun yanı sıra cinsel baskı saldırı sömürü kadını isyan noktasına var-dırmıştır. Bu gerçeklere dokunmadan güncel görevleri ortaya çıkarmak imkansızdı. Sorun salt sosyalizme havale edilerek devrimci iddia flulaştırılıyor. Proletarya dikta­törlüğü kuşkusuz kadının kurtuluşun koşullarını hazırlar, bunun araçları yaratır. Fa­kat sosyalizme giden yol bugünden açılır. Bunu görmemek devrimin günceliğinin iradi yanını üstlenmemek demektir. Kadının sınıf bilincini önce çıkarıp, iradesini ve kadın bilincini yok saymaktır. “Sürdürülebilir” bir devrimciliğin sınırlarında yaşa­makta bu olsa gerek. Önderlik sorumluluğu iradi rol bu anlayışta geleceğe ertelenir. Geriye durumu kurtarmak çabalarından öte bir şey kalmaz. Statükocu erkek ege­menliğin en tipik görüntüsü de bu olur.

 “Kadın olmadan devrim olmaz…”

Kadın olmadan (katılmadan) devrim olmaz, devrim olmadan kadın kurtulmaz! Türkiye devrimci hareketi emekçi kadınların söz konusu olduğu her yerde en fazla bu sloganı kullanır. “Kadın olmadan devrim olmaz”; kadın sorunun ve kurtuluşu müca-delesinini güncel devrimci görevlerine işaret eder. Emekçi kadınların olmadığı bir devrimin imkansızlığını belirtir. “Devrim olmadan kadın kurtulmaz” ise, kadının ni­hai kurtuluşun toplumsal koşullarını ancak proletarya diktatörlüğü tarafından hazır­lanacağını belirtir. Bu başka bir yazının konusudur. Burada esas olarak güncel dev­rimci görevler üzerinde durulacaktır.

Güçlü bir emekçi kadın hareketi, kesin bir teorik temel üzerinden inşa edilir. Ka­dının köleleştirilme tarihini objektif kavramak, onun güncel sorunlarını anlamak için önemlidir. Marks “kitleleri sardığında teorik şiddet olur” der. Bu kadının özgürleşme mücadelesinin ideolojik politik güncel temellerine işaret eder. Emekçi kadın kitlele­rini devrimce kanalize etmenin zorunluluğunu vurgular.

Bütün sınıflı toplumlarda sömürülen sınıfın ezilmişliği özel mülkiyet temeli üze­rinden yükselir. Kadını cins olarak ezilmişliği de aynı temel üzerinden yükselerek bu­güne varır. Kapitalizm kadını üretim içine çekerek objektif olarak kadına bir “öz­gürlük” alanı yaratır. Bununla birlikte ataerkil aile yapısı çözülmeye başlar. Ev eko­nomisi alalının öte yanında toplumsal olarak örgütlenmiş üretim süreçleri kadına edilgen bir rol biçer. Böylece kadın sorunu da kapitalist gelişmenin ürünü olarak ortaya çıkar, içerisinde ahlaki, siyasi, kültürel öğeleri taşısa da temel de sorun eko­nomiktir. Erkek egemenliğine karşı verilecek mücadele proletaryanın burjuvaziye karşı verdiği iktidar mücadelesiyle iç içe geçer, birlikte yürütülür. Ve bu kadının iki kez iktidar mücadelesi vermez. Burjuvaziye karşı erkek işçiyle “el ele” veren kadın er­kek egemenliğine karşı bütün emekçi kadınlarla birleşir.

Bu temel üzerinden işçi emekçi ev emekçisi genç kadınların örgütlenmesi zorun­lu hale gelir. Onların düşünce dünyaları hayalleri psikolojileri istemleri dikkate alı­narak ajitasyon ve propaganda faaliyeti yürütmek zorunludur. Emekçi kadınların örgütlenmesinde de yine bu özgünlükler dikkate alınır. Özel araç ve yöntemler bu anlamıyla açığa çıkar. Yasaların, törelerin ahlakın dinlerin yardımıyla sosyal siyasal ve kültürel yaşamdan dışlanan kadının ev köleliği sınırlanan yaşamına girmek ge­reklidir. Bu bakımlardan emekçi kadın kitlerini örgütlemek zordur. Bu eşiği aşmanın yolu da bellidir.

Uluslararası komünist hareketin tarihi bu özel araç ve yöntemleri bütün boyutla­rıyla tartışmıştır. 3. Enternasyonal’e sunulan Uluslararası komünist Kadınlar Hareke­ti için yönergeler burada özel bir rol oynar. Yönergeler; kadının psikolojik özgünlü­ğü, toplum içindeki özel konumunu dikkate alarak hazırlanır. Ve 3. Enternasyonal partilerinin önüne, seksiyon, komisyon kurullar gibi örgütlenme görevleri koyar. Bu ne kadar yerine getirilmiştir. 3. Enternasyonal’de bu soru etrafından yapılan tartış­malar öğreticidir. Burada pozitif örnekler yaratan partiler bugün bakımından geliştirilmesi gereken bir perspektif koyanlar. Negatif örnekler ise bugüne ışık tutması bakımından önemlidir. Kadının kurtuluş mücadelesine mesafeli bu tutumla hesap­laşmak ders çıkarılması bakımından düşündürücüdür. Tarihe gözlerimizi kapamak gibi bir tercihimiz yoktur. Tarih geleceğe ışık tuttuğu anda değer kazanır, hakkı ve­rilir. Kadın sorunun ve çözümüne dair yön, kuşkusuz proletaryanın yürüttüğü ikti­dar mücadelesidir. Soruna yaklaşım; bu iktidar mücadelesinin büyütülmesinde ya da zayıflamasında hatta geriye düşülmesinde temel noktada durur.

Emekçi kadınların aydınlatılması, örgütlenmesi için ekonomik, siyasi ve kültürel eşitlik savunulmalıdır. Güncel taleplerin sahiplenilmesi mücadele bakımından bir çı­kış noktasıdır. Burjuva hukukun kadını aile içine sıkıştıran kölelik yasaları, politika­da kadına uygulanan ayrımcılık, dinci gericiliğin kadın bedenini hedef tahtasına oturtulması, kültürel yaşamda yoksunluk, ekonomik sömürünün geldiği düzey vs. Bunlara karşı kadın iradesinin açığa çıkması için örgütlenme modellerinin ortaya ko­nulması şarttır. Emekçi kadınları kapsayacak ayrı bir kadın örgütü dahil, emekçi ka­dın kitlelerini hareket geçirip devrim saflarında birleştirmede, özgürleştirme müca­delesinde katkı sağlayabilecek, olumlu roller oynayabilecek tüm araçlar, yöntemler, örgütlenme biçimleri incelemek; tartışılmalı ve değerlendirilmelidir. Emekçi kadınlar bu mücadeleyi proletaryanın devrim mücadelesiyle iç içe ele alacak. Ve devrimini öznel gücü olduğunu somutta hissedeceklerdir.

Türkiye Devrimci Hareketi kadının devrimdeki bu rolünün farkın da mı? Bu konu­da politikasızlık, kendiliğindencilik devrimci hareketin üzerine çökmüş durumdadır. Sorunu devrime, sosyalizme havale etmek “Kadınlar olmadan devrim olmaz” pers­pektifiyle çelişiyor. Kaldı ki, kadının kurtuluşunu sosyalizme havale eden söz konu­su anlayışın erkek egemenliğine karşı mücadeleyi yok saydığı söylenmelidir. Bu anlayışın sosyalizmde çözme iddiası boşa düşer. Zira sosyalizm deneyimleri göster­miştir ki; üretim araçlarını toplumsallaştırmak, kadın ve erkek arasında neden olan hukuksal ve toplumsal eşitsizliğe son vermek kadınların özgürleşmesi bakımından yeterli olmaz. Kuşkusuz sosyalizmle birlikte kadınlar o ana kadar tanık olmadıkları haklara ve koşullara kavuşmuşlardır. Fakat kadını kurtaran sosyalist üretkenlik ço­cuğun bakımını, tamamiyle toplumun üstleneceği düzeye erişmemiştir. Çocuğun bakımı tümüyle olmasa bile hala kadın ve erkeğin sorumluğu altındadır. Sosyalizm­de üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son verilmiştir ve “Herkese emeğine gö­re” ilkesi geçerlidir. Ama emeğin üretkenliğine göre toplumsal gelirden pay alırken, kişisel birikim devam eder. Bu nedenle bir “eşitler” toplumu olmaya sosyalizmde miras hukuku da varlığını korur. Bu temel yandan ortada kaldırılmadan, bir kurum­sal yapı olarak aile, toplumu oluşturan temel unsurlardan biri olmaya devam eder. Bu nedenle erkek egemenliğine ayrıcalıklarına karşı mücadelenin sistematik olarak devam etmesi gerekir. Bugünden emekçi kadınların sermayeye karşı mücadelesini erkek egemenliğin karşı mücadeleye birleştirmeyen anlayış sosyalizmde de sorunu çözmez/çözemez. Dolayısıyla kadın sorunu sosyalizme havala eden geleneksel anlayış bu anlamıyla sorun karşısında şimdiden teslim olmuştur demektir.

Devrimci harekete kadın sorunu salt sınıfsal bir bakışla ele almak egemendir. Açıkçası bu da eril zihniyeti teorize etmekte hatta onu daha kaba biçimlerde yansı­masına neden olmaktadır.

-8 Mart yaklaşımı en somut örneği oluşturur. – Sınıf mücadelesi ve cins ayrımcı­lığı karşı mücadele birbirine bağlıdır. Bunu birbirinden koparmak cins ayrımcılığı­nın üzerin çizgi çekmek erkek egemenliğinin yeniden ama yeniden üretilmesi anla­mına gelir. Emekçi kadınlar, burjuvaziye karşı erkek işçilerle birlikte ne kadar sert bir mücadeleye girişirse girişsin erkek egemenliğine karşı etkin bir karşı koyuş orta­ya koyup mücadele etmezlerse; onların ikinci cins rolünden kurtulmaları imkansız­dır. Zaten erkek egemenliğin kaşı savaşmayan kadın burjuvaziye karşı savaşıma et­kin katılamaz. (Devrimci hareketin saflarındaki durumu değerlendirirken bu yana dikkat çekmiştik) Eğer ortada bir sınıf iradesi varsa kadın iradesi de olmak zorunda­dır. Kadın iradesinin olmadığı yerde, statükocu erkek egemenliği baskın çıkar.

Devrimci hareketin büyük bir kısmı bugün kadın kitlelerine gitmede özel yöntem ve araçları gereksiz bulmaktadır, yaratamamaktadır. Geniş emekçi kadın kurumları­nı “feministlik’le dalgalamaktadır. Oysa “Kadın olmadan devrim olmaz” diyorsa; kadın ve erkek proleterlerin, emekçilerin ev emekçisi ve genç kadınların devrim mü-cadelesininde eşit bireyleri olarak yer almasını sağlayacak özüne uygun mücadele yöntemleri, koşulları özel olarak yaratması da gerekir. Bu gerçekliğe uygun hareket edilmiyorsa; kullanılan ajitasyon sloganlarının geniş emekçi kitleleri içinde hayat bulma şansı yoktur. Lafazanlıktan öte erkek egemenliğidir, statükoları korumaktır.

Keza 8 Mart’a pratiği de yasak savma… Kabilinden devrimci hareketin karakte­rine işlenmiştir. 8 Mart’ın öncesi ve sonrası Birkaç güne sığdırılmış sınırlı kutlama ve etkinlikler kadın sorununa dair ve gazetelerde çıkan çeşitli yazılar!… Bütün kadın çalışması bundan ibarettir!

Categories: Sosyalist Kadın 1 | Yorum bırakın

-VIII- Rosa gibi kartallaşmak için bilgiye hücum

 

 

“Aslında bu, benim oldukça gurur duyduğum ve ke­sinlikle benden daha fazla yaşayacak bir eser; bizzat biri­kimin kendisinden daha oturaklı bir kitap. En ufak bir süs­leme yapılmadan, en ufak bir beğenilme kaygısı olmadan, allayıp pullamadan konu ana hatlarıyla ele alınmış; biçem tıpkı bir mermer parçası gibi neredeyse “çırılçıplak” bir yalınlık üzerine kurulmuş. Zaten şimdilik sanatta olduğu kadar bilimsel alanda da yalnızca yalın, dingin ve büyük olanı beğeniyorum; işte bu yüzden Marx’ın Kapital’inin bi­rinci cildine, bu kadar ünlü olmasına karşın, Hegel tarzın­daki modası geçmiş süslemelerle dolu olması yüzünden tepki duyuyorum. “*ı

Rosa Lüxemburg Hans Diefenbach’a yazdığı mektupta “Sermaye Birikimi” adlı kitabını böyle anlatıyordu. Kapi-tal’in birinci cildi ile kendi çalışmasını kıyaslayan Rosa’nın bu denli iddialı konuşmasının ardında yatan nedir?

Henüz politik çevrelerce tanınmayan bir genç kadın olan Rosa, dönemin ileri gelen teorisyenlerinden Bernstein ile polemiğe girme cesaretini nereden alıyordu? Keza, iler­leyen yıllarda dönemin otoritelerinden olan Kautsky’e ka­fa tutma gücünü nereden buluyordu? Rosa’yı bu denli id­dialı kılan ve harekete geçiren kuvvet nerede saklıydı? Öz­güveni nereden beslenmekteydi? Gelecek düşünden mi, bilgi birikiminden mi, yoksa deneyiminden mi?

Kuşkusuz Rosa’yı Rosa yapan özelliklere ve sınıflar mü­cadelesinde “bir kartal” gibi kanat çırpmasına dair çok şey söylenebilir. Fakat şimdilik konunun bu boyutu üzerinde yoğun laşmayacağız. Yanıtını aradığımız soru şudur: Hangi yaklaşım veya hareket tarzı Rosa’nın kendini bir teorisyen ve politik lider olarak kabul ettirmesini sağlamıştır.

Örneğin o, kadına biçilen geleneksel rolün önünde secdeye vararak bunu sağla­yabilir miydi? Klasik olanın, alışagelenin izinden yürüse böyle bir düzeye ulaşabilir miydi? Daha en başından teoriyi, teorik çalışmayı erkekler dünyasına ait bir alan olarak görse, bu konuda söz söyleme cesareti gösterebilir miydi?

Rosa kavgaya atıldığı an’dan itibaren bir kafa açıklığına sahiptir. Yönelimlerine geleneksel değer yargıları ve normlar yön vermez. Tercihleri bütünüyle bilinçli ve bir amaca bağlıdır. Örneğin başlangıçta Doğa bilimleri okurken devrimci mücadelede yer aldıktan sonra Ekonomi ve Hukuk okumaya karar verir.

inisiyatiflidir. Gençliğini, tecrübesizliğini bahane ederek edilgenleşmez. Aksine gençliğinin ataklığının manivelasına dönüştürür. O’nu henüz iki üç yıllık bir devrim­ciyken değişik platformlarda bir sandalyenin üstünde fikirlerinin mücadelesini veren ateşli bir konuşmacı olarak görebilirsiniz. Ne fiziksel görünüşüyle alay edip O’nu etkisizleştirebileceklerini zanneden sözümona eleştirmenler; ne de aynı saflarda birlik­te çalıştığı ama fikir ayrılıklarına düştüğü yoldaşları doğru bildiklerini savunmaktan vazgeçirebilirler.

Henüz genç bir kadınken kendini ortaya koyuşundaki özgüven, mücadeleciliği ilerleyen yıllarda Rosa’nın kendini bir teorisyen ve politik lider olarak kabul ettirme­sini sağlayacaktır.

Teorik sorunlarla haşır neşir olması, bu alanda söz söylemesi siyasi karşıtları ta­rafından bir türlü hazmedilemez. Elbette hazım sorunu çekenlerin erkekler topluluğu olduğunu söylemeye dahi gerek yok. Çarpıcıdır; esas çatışma iktidar alanlarında ya­şanır. Bazen teori cephesinde, bazen de politika alanında… Rosa’yı bu iktidar alan­larının dışında tutmaya çalışan erkekler topluluğu gün olur “teorik sorunlarla ilgi­lenmesini, parti taktiklerini uygulama sorumluluğunu tabandakilere, günlük gazete savaşını yürüten pratisyenlere bırakma”sını önerirler, gün olur bu “nasihatlarını” tehdide dönüştürürler. Sözgelimi, Rosa’nın “aşırı sol” yaklaşımlarından rahatsız olan A. Bebel bir tartışma esnasında; “dikkat Almanya’da ihtilal patlak verdiği zaman Ro­sa solda yerini alacak ben sağda!” der ve ardından da sözde alayla; “ama bir çuval inciri berbat etmesine izin vermeyiz, asarız onu…” diye ekler. Rosa bu küçümseyen tutumun altında kalmaz ve her zamanki gibi taşı gediğine oturtarak, “vakti geldi­ğinde, kimin kimi asacağını şimdiden bilemezsiniz” der. *2

Rosa mücadeleci olduğu kadar özgüvenlidir de. Tartışma ve polemiklerde genç­liğini ve henüz işin başında olduğunu hatırlatarak etkisizleştirmeye çalışanlara yanı­tı hazırdır: “Kuşkusuz Alman işçi hareketinde ilk önce apoletlerimi kazanmalıyım. Bu­nu biliyorum, ancak onları düşmana karşı sol kanatta kazanmalıyım. Yoksa sizinle uzlaşma yapmaya çaba harcayan sağ kanatta değil” *3

Okumak, öğrenmek Rosa’da zorunlu bir emek faaliyeti olmanın ötesine taşmış ve bütünüyle zevke dönüşmüştür. Kendisini salt Marksist-Leninist klasiklerle, teorik politik içerikli kitap ve yayınlarla sınırlamamasının, dünya edebiyatına, şiire, botaniğe kadar oldukça geniş bir yelpazeye ilgi duymasının sırrı buradadır.

Evet, Rosa farklıdır. Ama bu fark, yalnızca O’nun devrime tutkuyla bağlı oluşun­dan, zekasından, derin kavrayışından, çalışkanlığından ve mücadeleciliğinden filiz­lenmez. Bunların tümüne cansuyu taşıyan şey, daha devrimciliğinin ilk yıllarından itibaren geleneksel değer yargıların okkalı bir tekme savurmayı başararak ardına bakmadan yürüyüp gitmesidir.

Rosa’nın tarihin semalarında bir kartal gibi süzülmesinin üzerinden neredey­se bir asır geçmek üzere. Tarihin tekerleği dönmeye devam ediyor. Peki, tarihin tekerleğinin dönmesine ciddi katkılar sunan devrimci, komünist kadınlar olarak Rosa’ya, Rosa’lara ne kadar dokunabiliyoruz. Özellikle Rosa’nın teori ile ilişkileni-şinden bu alanda kendini ortaya koyuşundaki özgüvenden öğrenme eyleminin neresindeyiz? Teorik gelişimimize, teoriyle ilişkilenişimize, mücadelenin bu cep­hesinde kendimizi ortaya koyuşumuza, özgüvenimize ayna tutmaya, cesur bir iç yolculuğuna var mısınız?

O halde başlayalım!

Sınıflı toplumlarda kadın erkek eşitsizliği bilgi ve bilgiye ulaşmaya da yansır. Ka­dınlar yaşamın her alanında olduğu gibi bu alanda da toplumsal cinsiyetçiliğin du­varlarına çarparlar. Bilgiye ulaşma, eğitim ve entelektüel faaliyet için erkeklere her türlü olanak sunulurken, kadınlar bu alana girebilmek için ciddi mücadeleler yürüt­mek zorunda kalırlar. Burjuva eğitimi alma şansına sahip olan kadınlar ise bilinçli olarak entelektüel gelişme olanaklarının olmadığı, ya da çok zayıf olduğu kadınlık annelik “görevlerinin” devamı niteliğinde olan bölümlere yönlendirilirler. Buralar düşünsel gücü, yaratıcılığı harekete geçirmeyen, kadına ufuk açmayan alanlardır.

Burjuva eğitime ulaşma olanakları erkeğe kıyasla daha güç olan ve toplumsal cinsiyetçiliğin dişlileri arasına sıkıştırılmış kadınların bu dişlilerden kurtulmayı ba­şarmaları oldukça zordur. Kurtulabilenlerin ise düşünsel kapasiteleri önemli oranda iğdiş edilmiştir. Bilgiye ulaşma ve her türlü entelektüel faaliyetin erkeklere ait oldu­ğuna inandırılan kadın bu bakış açısından sıyrılabilse dahi bu etkinliğe önemli de­zavantajlarla başlar.

Devrimci, komünist kadınlar böyle bir toplumsal şekilleniş gerçeğinin içinden çı­kıp geliyorlar. Devrimcilik kadına bu konuda belirli bir bakış açısı sunsa da adım at­mak düşünceyi pratikleştirmek köklü kopuşları gerektirir.

Tabi burada kadının dahil olduğu ortama dair de birkaç cümleyle değinmekte fayda var. ilkin, devrimci saflarda okuma, öğrenme ve teoriye ilgi konusunda göz çı­karan bir sığlık ve darlık olduğunun altını çizmeliyiz. Teorik çalışmayı, teorik sorun­lar üzerinde yoğunlaşmayı bir yana bırakalım, asgari bir Marksist formasyon edin­me konusunda dahi bariz bir gerilik söz konusudur. Neredeyse bunun devrimci ol­manın bir gereği olduğu unutulur. En genel anlamıyla devrimin bilgisine sahip olmanın bir zorunluluk olduğu gerçeği, yerini, değişik düzeylerdeki yüzeyselliğe bıra­kır. Öyle ki bu topraklar teorisiz politika üretimi gerçekleştirebilen(l) ideolojik müca­dele yürütebilen(l) ve iktidar mücadelesi yürütmeyi başarabilen(l) devrimciler ye­tiştiriyor! Marksizmi bir eylem kılavuzu olarak görmeyen yüzeysel devrimciliğin tra-jedisidir bu. Ve elbette ki, bilimin ve bilginin gücünü arkasına almayan bütün red-ler gibi uzun soluklu değildir, olamaz.

Devrimci saflardaki teoriyle ilişkileniş okuma ve öğrenmeye dönük ilgi zayıflığı devrimci kadrolara kendilerini bu faaliyetin bütünüyle dışında görmek biçiminde yansımaktadır. Devrimci kadrolar, teorik alanı ve bu alanda değişik düzeylerde de olsa yoğunlaşmayı bütünüyle kendi dışlarındaki bir faaliyet olarak algılıyor ve dar bir kesimin işi olarak görüyorlar. Hakikaten de anlamlı, kayda değer teorik üretim­lerden söz etmek güç olduğu gibi, bu alanda yoğunlaşanların sayısı da bir elin par­maklarını geçmez. Daha da önemlisi, yıllardır süregelen alıntıcılılık, derlemecilik ve özetçiliğin teorik üretimin yerine ikame edilmesinden vazgeçilmiş değildir. Özcesi, genel olarak teoriye ilgi zayıflığı, teorik üretim cılızlığına paralellik arz eden bir ge­rilik olmayı sürdürüyor.

Devrimci saflara katılan kadın böyle bir ortamda şekilleniyor. Böylelikle henüz öğretilmiş kadınlığın yarattığı psikolojiden kurtulamamış olan kadının zayıflıkları ortamın gerilikleriyle buluşarak katmerleniyor. Hepsinden önemlisi bu gerilikler or­tamında kadının bu “elit” kesimin içinde kendini var edemeyeceğini tahmin etmek güç değil.

Teoriye ilgisizlik, kendi dışında görmek

Devrimci, komünist kadınlar teorik gelişimlerini yeterince önemsemiyorlar. Te­orinin sorunlarına ilgi göstermiyorlar. Bu konudaki yönelimleri zayıf, çoğu kez istik­rarsızdır. Teorik alanda iddialı oluş kendini ortaya koyuş kadınlar cephesinden istis­na bir davranışa işaret ediyor. Ne yazık ki, bu durum salt durgunluk dönemleri için değil, mücadelenin yükseliş dönemleri için de geçerlidir.

Örneğin ’70’li yıllarda, devrimci hareketlerin-teorik, siyasal kimliklerin oluştur­mak üzere- temel tezlerini tartıştıkları en hareketli süreçlerde dahi kadınların sürece katılımları zayıftır. Üstelik bu yıllar aydın, yarı aydın özellikteki kadınların devrimci mücadeleye yığınsal düzeyde katıldıkları bir dönemdir. Buna karşın bütün bu tartış­ma süreçlerine kadınların etkin tarzda katılımları tekil örnekleri aşmaz.

Peki neden böyledir? Kadınlar teorik sorunlarla ilişkilenişte neden edilgen ve gü­vensizdirler? Neden kadınlar teorik gelişimlerini yeterince sorunlaştırmıyorlar? Ne­den bu alanda kendilerini var edemiyorlar? Bu sorular dizisini çoğaltmak mümkün. Fakat sadede gelelim. Sorun şudur: Kadınlar daha en başından teori ve teorinin so­runlarıyla aralarına mesafe koyuyor, kendi görevleri olarak görmüyor ve bu alanları gönüllü olarak erkeklere terkediyorlar. Bunun da ötesinde kendi teorik gelişimlerini özel olarak sorunlaştırmıyorlar. Böyle olunca da çoğu kez teoriyle pasif ve tüketici pozisyonda dahi olsa ilişkilenmiyorlar veya zayıf bağlar kuruyorlar: Öte yandan ge­leneksel düşünüş tarzı ve bakış açısının etkisinde olanlar yalnızca kadınlar değildir. Devrimci saflarda erkek egemen zihniyetin farklı izdüşümleri de oldukça belirgindir ve bu alana yansıması hiç de hafife alınamaz. Sorunun bu yanını da tartışacağız. Fa­kat ilkin konunun öznesinden başlayalım. Çünkü, kadınları kendi nesnelliklerini ne kadar iyi kavrarlarsa, öznel güçlerini de o oranda açığa çıkarabilir ve akılla bilinçle hareket edebilirler. Kadın bu öznel gücü açığa çıkarmadan kendi nesnelliğine bilinç­li, iradi müdahalelerde bulunamaz ve kopuşlar örgütleyemez. Ancak kendini çözüm­lemeyi başarabilen kadınlar bireysel tarihlerine bilinçlice müdahalede bulunabilir­ler. Bu başarıldığında bireyin nesnelliği zayıflığı değil, gücü haline gelir. Komünist, devrimci kadın kendi tarihine müdahalede bulunduğu her durumda genel olarak ta­rihin gidişatına da etkide bulunmuş olur. Çünkü bireyin değişimi, dönüşümü toplu­mun değiştirilmesi mücadelesiyle kopmazcasına birbirine bağlıdır.

O halde tartışmayı özne üzerinden sürdürerek ilerleyelim:

Devrimci, komünist saflarda tipik olan şudur; kadınlar mücadelenin önlerine çı­kardığı politik, örgütsel, pratik vb. bir dizi alanda görev üstelenmekte atak ve giriş­kendirler. Fakat sıra teorik sorunlara gelince ani bir tutum değişikliği yaşanır. Müca­delenin değişik alanlarında göreve üstelenmekte, kendini ortaya koyuşta tereddüt etmeyen kadınlar teori söz konusu olduğunda düpedüz korkaklaşır, edilgenleşirler. Bu geri yaklaşım salt teorinin sorunlarına yoğunlaşma açısından değil, kendi birey­sel teorik gelişimlerine yeterli emeği harcayıp harcamamada da böyledir. Eğmeden, bükmeden söylemeliyiz ki; devrimci komünist kadınlar bu alanı görevleri kapsamın­da görmüyorlar. Hal böyle olunca da kendilerine herhangi bir biçimde rol biçmiyor, görev çıkarmıyorlar. Ne yazık ki, yüzümüzü hangi tarafa çevirsek bariz bir iddiasız­lık tablosuyla burun buruna geliriz. Hazindir fakat kadınların bu bahisteki bireysel öyküleri adeta birbirinin tıpkı basımı gibidir.

Bu büyük çelişki nasıl çıkar ortaya? Yaşamı geleneksel rollere ve toplumun ka­dından beklediği “görevlere” göre düzenleyen, kendisini bu düzlemde var eden bir kadının dünyasını darlaştırması ve kendini belirli alanlarla sınırlaması anlaşılır bir durumdur. Peki ama eylemini ve kendini var edi biçimin her türlü geleneksel-liğin reddi üzerine kuran devrimci kadının görünür, görünmez sınırlar çizmesini nasıl açıklamalıyız?

Kadın devrimcileştiği, toplumsal ideallerle donandığı oranda bu sınırlılığa dün­yasının darlaştırılmaya çalışılmasına vb. karşı hücuma geçmez mi? Devrimci komü­nist kadın geleneksel olana, öğretilmişliğe her alanda bayrak açmaz mı? Devrimcileşme sancıları, alışılagelen reddetmek bahsinde sürdürülen iç savaşım her türden dış gericiliğe karşı yürütülen mücadeleyle birleştirmeye evrilmez mi?

Kuşkusuz yanıtları içinde olan bu sorular “olması gereken”i ifade ediyor. Ne var ki, teorinin griliği yaşamın yeşiliyle her durumda örtüşemiyor. Devrimci mücadeleye katılımla özgürleşme süreci aynı hız ve paralellikte olmuyor. Her iki cins için de geçerli olan bu gerçek, kadınlar söz konusu olduğunda daha da belirleyicidir. Açık ki, binlerce yıldır ezilen, edilgenleştirilen; yetenekleri köreltilen kadının silkelenmesi ve yeniyi inşa etmesi çok daha güçtür. Belirli bir bakış açısı edinmiş olmak dahi kadının görünür görünmez kölelik zincirlerini parçalaması için yeterli olmayabiliyor.

Ezilenin ezileni kadın, devrimci mücadeleye katılsa da, yılların yarattığı psikoloji­den bir çırpıda kurtulamıyor. Toplumsal cinsiyetin şekillendirmesiyle oluşan eğilimler­den, psikolojiden sıyrılabilmek ancak özel bir çabayla mümkün olabiliyor. Mücadele­ye katılmış olsa da ruhunun derinliklerine sinmiş olan öğretilmiş kadınlıktan kurtula­mayan devrimci kadın, farkında olmayan “ev”ini de devrimci saflara taşıyor. Dünya­sal, gelişmelerle ilgilenmeyi, geniş çaplı düşünmeyi, sonuçlar çıkarmayı, politika üret­meyi vb. erkeklere bırakarak kendini dar, çerçevesi belirli işlerle sınırlandırıyor.

Erkek egemen zihniyet kadını yaşamı her alanında ikincil görür. Öyle ki, en ba­şarılı olduğu veya olabileceği alanda dahi onu “yardımcılık görevi” ile sınırlandıra­rak pasifize eder/etmeye çalışır, işin kötü yanı -yıllarca öğretilmiş kadınlığın dişlile­ri arasında öğütülmenin bir sonucu olarak- kadının da bu safsataya inanması ve kendini buna göre konumlandırmasıdır. Düşünsel ve duygusal olarak öğretilmiş ka­dınlıktan kopuşmayı başaramayan devrimci kadın da bütün bunlardan azade değil­dir. Devrimci kadınların önemli teorik-politik konular söz konusu olduğunda ikinci-leşmeleri ve özgüvenden yoksun hareket etmelerinin temel nedeni de budur. Öyle ki, devrimci kadınlar çoğu kez üzerinde ciddi tarzda yoğunlaştıkları konularda dahi id­dialı çıkışlar yapmazlar/yapamazlar. Yoğunlaştıkları konuları bir fikre dönüştürmek­te veya fikir oluşturmuşlarsa bunu ortaya koymakta cesaretsizdirler. Bu durumu risk üstlenmemek olarak da tarif edebiliriz. Ortaya koyacağı fikrin mücadelesinin yürüt­menin olası zorluklarını göze alamamaktır bu. Özgüvenden yoksun ruh hali ve bu­nun yönverdiği hareket tarzı kadınların girişkenliğini zayıflatır, iddiasızlaştırır. iddi-asızlaştıkça da bu alandan daha fazla uzaklaşırlar.

Bütün bu gerilikler ciddi bir mücadeleyi hak eden ama pratikte hiç de böyle olmaz. Tersine, kadınların geriliği, erkeklerin de işine gelir ve mücadele etmek ye­rine gerici bir uzlaşmaya gidilir. Çünkü teori-politika gibi; iktidar alanlarını te­kellerine almış erkekler için bu tutum, egemenliklerini sürdürmek anlamına gelir. Bu davranış tarzının erkek egemen zihniyetten köklendiğini söylemeye dahi gerek yok. Böylelikle, geleneksel kadınlığın ve erkek egemen zihniyetin değişik izdü­şümlerinin kendine alan bulduğu devrimci saflarda adı konmamış bir “işbölümü” yaşanır. Kadınların teori ve politikanın sorunlarına mesafeli yaklaşımları ve bu alanları erkeklere terketmeleri adeta “doğal” karşılanır. Bunun da ötesinde dev­rimci saflarda inceltilmiş erkeklik teorik ve politik alanları işgal edişini meşrulaş­tırma hattından ilerler. Öyle ki, kadınların kendilerini pratik, teknik görevlerle sı­nırlamalarının üzerine gidilmesini bir yana bırakalım açığa çıkan toplam tablo dahi ciddi tarzda sorgulanmaz. Erkekleri “otomatik” olarak teorik, politik alanlar­da görevlendiren, kadınları ise esas olarak pratik, teknik içerikli görevlerde istihdam etmeye kodlanmış anlayış hükümranlığını devam ettirir.

Adı konmamış bu “işbölümü” henüz öğretilmiş kadınlığı bir ur gibi beyninde, yüreğinde taşıyan devrimci, komünist kadınlar tarafından da kayda değer bir tartış­manın sorgulamanın konusu yapılmaz. Çünkü bu tür sorgulamalar/sorular bir kadın bilincini zorunlu kılar. Bir kadın bilincinin, cins bilincinin varlığı ise, oluş halindeki devrimci, komünist kadınlar açısından özel olarak yürütülen bir iç mücadelenin iç yolculuğun ürünü olabilir ancak.

Bu tablonun değiştirilmesi ve bütün bu geriliklerle mücadele söz konusu oldu­ğunda kağıt üzerinde eleştirilere karşı, gerçek durum tam bir tutarsızlık örneğidir. Bir parantez açarak belirtelim ki, erkeklerin bu alanları işgal edişleri, tekellerine alış­ları herhangi bir tartışmanın konusu dahi yapılmayacak denli kanıksanmıştır. Öyle ki, bütün ilişkilere, erkek gericiliğinin ve dayanışmasının yansımaları yön verir. Er­keklerin pozisyonu ve tutumları neredeyse hiç tartışılmazken kadınların pratiklerine müdahale tarzı da çoğu kez biçimsel çabalara indirgenir. Lafızda kadınların teorik gelişimlerine yeterince önem vermemeleri ve teorik sorunlara uzak duruşları gün-demleştirilir. Geri yaklaşımlar masaya yatırılarak eleştirilir vb. Fakat sıra pratikte bu­nu aşacak yol, yöntem üretmeye değişik örgütsel tedbirler almaya geldiğinde göz çıkaran bir cimrilik boy verir. Kadınların özgünlükleri binlerce yılın yarattığı tortula­rın varlığı, toplumsal cinsiyetçiliğin oluşturduğu kadın psikolojisi hatırlanmaz ne­dense! Devrimci, komünist kadınların öğretilmiş kadınlığın kötü mirasını edilgenlik, özgüven eksikliği olarak devraldıkları bir çırpıda unutulur! Kadro politikasının bire­ye indirgenmesinde, görevlendirmelerde bu gerçek, hesaba katılmaz. Adeta kadın­lar bir eşitler topluluğunun içindeymiş gibi davranılır.

Öte yandan, kadının “evi”ni devrimci saflara taşıdığı erkeğin ise cinsinin bütün avantajlarını inceltilmiş erkeklik biçiminde yaşadığı koşullarda devrimcilik adına sı­radan I ık üretilmeye başlanır. Ortak yaşam ve çalışma alanlarında, günlük yaşamın bir dizi ıvır zıvır ayrıntısı, angaryası, bir çocuğun varlığı koşullarında sorumluluğu bütünüyle kadına yüklenir veya gönüllü olarak kadın tarafından üstlenilir. Bu koşul­larda kadın ile erkeğin bilgiye ulaşma olanaklarındaki adaletsizlik iyice derinleşir. Kadın teorik siyasi gelişimi için kullanacağı/kullanması gereken zamanı bir dizi ve­rimsiz, görünmeyen angaryada çarçur eder. Üstelik; günlük yaşamın ayrıntısına gö­mülmeler, verimsiz geçen saatler salt zamanı çalmaz. Aynı zamanda kadının ufkunu daraltır, önemli konular üzerinde yoğunlaşmasını ve ilgisi de zayıflatır. Okuma, in­celeme, yazma gibi disiplinli bir çalışmayı ve sürekliliği zorunlu kılan teorik çalışma ile annelik ve toplumsal işbölümü içinde kadına havale edilmiş angaryalar arasında oluşan sürtünme bir bilinç açıklığı ve kafa kararlılığının oluşmadığı koşullarda kadı­nın aleyhine olan sonuçları derinleştirir.

Erkeğin Rafine Edilmişi Ya Da Öğreten Adam

Sınıflı toplumlarda, erkek egemen zihniyetin bilgiye ulaşmayı, kullanmayı bir erkek alanı olarak gördüğü ve kadınları bu alanların dışında tutmak için elinden geleni yapmaya çalıştığı artık çivisi çıkmış bir gerçektir. Hatta, bu konuda “dışında tutmak” tanımlamasının hafif kaldığını bile söyleyebiliriz. Çünkü bu alanda iddialı olan kadın­ları caydırmak, yıpratmak için olmadık yollara başvurulur. Aşağılamaya, küçümseme­ye haddini bildirmeye çalışmak belki de bunların en görünenlerindendir. Kadınların bilim, politika veya sanat alanında bir “otorite” ya da “odak” olmalarını bir yana bı­rakalım, üretimde bulunmaları bile kolay kolay hazmedilmez. Kadınların bu alanlarda­ki girişimleri, ürünleri gür bir erkek korosu tarafından yanıtlanır. Bu “koro”nun ele­manlarını farklı farklı kentlerde, mesleklerde olmaları, birbirlerini hiç görmemiş veya görmüyor olmaları vb. davranışlarının planlı ve eşgüdümlü olması gerçeğini değiştir­mez. Bu eşgüdümlü reflekslerin temelinde erkek egemenliğinin çıkarları yatar.

Erkek egemen zihniyetin “kendi alanlarına” girmeye çalışan kadınlara karşı tam bir güç birliği içinde olmaları ve düpedüz barikat oluşturmaları özel mülkiyet dünya­sının ilişkileri açısından son derce anlaşılır bir durumdur. Peki ama, bu düşünüş ve davranış tarzının devrimci saflarda değişik görünümler altında üretilmesine ne deme­li? Doğrusu, bu alana girmeye çalışan devrimci, komünist kadınların işi pek de kolay değildir. Bu konuda bir bilinç edinmek, özgüven kazanmak başlı başına bir sorunken ve henüz kadın bunlarla boğuşurken karşısına inceltilmiş erkekliğin değişik biçimle­rinin çıkması işini daha da zorlaştırır. Devrimci saflardaki inceltilmiş erkeklik de -ne kadar “rafine” olsa da en az erkek egemen zihniyetin “ham” hali kadar tehlikelidir. Tıpkı katışıksız erkekler topluluğu gibi “rafine” erkeklikten nasiplenenlerde tek keli­me konuşmadan “anlaşabilme yeteneğine” sahiptirler. Ne de olsa aynı kaynaktan beslenir akılları ve aynı emanetçiye rehin bırakmışlardır ruhlarını/yüreklerini!

Erkekler, hemcinslerinin bu alandaki ürünlerine pozitif önyargılarla yaklaştık­ları halde kadınların ürünlerini negatif düşünce ve duygularla yatırırlar masaya. Ortaya çıkmış olan üründeki fikirleri, yakalanan ip uçlarını olumluluklarını vb. görmek yerine dikkatler “olası yanlış ve yanılgılara” odaklanır, “eleştirel gözle yaklaşmak” adına bütün duyargalar harekete geçirilerek ortaya çıkmış ürün didik didik edilir. Bariz bir güvensizliğin damgasını vurduğu bu düşünüş ve hareket tar­zıyla adeta kadına “kibar” bir biçimde bu alanın erkeklere ait olduğu ve boşuna heveslenmemesi gerektiği hatırlatılır! Ortaya çıkan ürün, niteliğine göre değil, üretenin cinsiyetine göre değerlendirilir.

“Rafine” erkekliğin kadınla ilişkisindeki “öğretmen” tavırları burada da devre­dedir. Kadının bu alanda kendini var edebileceği ve üretebileceğine güvenilmez, güveniliyorsa da kadına hissettirilmez. Bu öğreten adam tavırları kadının inisiyatifi­ni geliştirmediği gibi tersine güvensizliği kendi gücünü küçümsemeyi derinleştirir.

Diyelim ki, bir kadın olarak içsel zayıflıklarınızı, psikolojik engellerinizi vb. aştı­nız ve teorik üretim yapabileceğiniz konusunda belirli bir özgüveniniz var. O koşul­larda da inceltilmiş erkeklik hiç değilse kendinizi “kadın sorunlarıyla” sınırlamanızı öğütler! Bu “iyi niyetli öneri”yi yaşamın diline çevirdiğinizde; “iktidar alanlarına burnunuzu sokmayın; kadın sorunlarıyla oyalanın” tehdidiyle karşılaşırız, insan ister istemez aklına değişik platformlarda Rosa ile başedemeyen erkeklerin “sende Clara gibi kadın sorunlarıyla ilgilemene” “telkinleri” geliyor. Elbette iktidarlarını tehlike­de görenlerin paniklemesinden daha doğal bir şey olamaz. Bunda şaşıracak bir şey yok. Bütün bu tartışmalarda daha esaslı olan nokta, erkekler korosunu yanıtlayacak yeni Rosalar yaratıp yaratamadığımızdır.

Körelmiş, Köreltilmiş Alanlara Hücum

Kadının bir ev kölesi haline getirilmesiyle yalnızca dünyası, ufku daraltılmamış aynı zamanda edilgenleştirilerek pek çok yeteneği de köreltilmiştir. Kadın cinsi ta­mamen bilinçli bir tarzda üretken faaliyetlerin dışında tutulmuştur. Bilim, politika alanları da bunlardandır. Kadınları bu alanların dışında tutma çabasının iki boyutu vardır. Birinci boyutunu; iktidar alanlarının etrafına kadının göremeyeceği yüksek­likte duvarlar örmek, diğer boyutunu ise kadını bu alanlara asla giremeyeceğine inandırmak oluşturur. Özcesi duvarlar hem kadının beyninde, yüreğinde hem de ik­tidar alanlarının çevresinde yükseltilir. Bu sebeple toplumsal öğretilmişliğe, cinsi­yetçi işbölümüne, gerici değer yargılarına vb. karşı bayrak açan kadınların beyinle­rindeki yüreklerindeki prangaları kırmaları yetmez. Mutlaka ama mutlaka iç müca­delelerini dış gericiliğe karşı savaşımla birleştirip bütün kuvvetleriyle bu duvarlara yüklenmek zorundadırlar. Aksi takdirde kendilerine bir yol açabilmeleri imkansızdır.

Tam da burada küçük bir parantez açmakta fayda var. Yer yer eril zihniyetin ka­dına yüklediği “görevleri” geleneksel rolleri reddetmenin erkekleşmekten geçtiği zannedilir. Dayatılan geleneksel rollere, cinsiyetçi işbölümüne karşı bütün hemcins­leri adına mücadele etmek yerine “erkekleşerek” bu sorunun üstesinden gelineceği sanılır. Erkekler dünyasına dahil olmanın erkeklerle eşitlenmenin yolunun “erkekleş­mekten” geçtiğini zannetmek, kölenin kölelikten kurtulmanın yolunun efendisinin yamağı olmaktan geçtiğini sanmasından daha trajiktir. Çünkü “erkekleşen” kadın, hemcinslerine ve sorunlarına erkek gözüyle bakmaya başlar. Daha da kötüsü, tıpkı efendisine öykünen köle gibi bir çırpıda ezilenin ezileni olduğunu unutarak iktida­rın nimetlerinden yararlanmaya başlar.

Kadının “erkekleşmesi” kadın cinsi bakımından yeni biryol açmadığı gibi bu ya­nılgıyı yaşayan kadın açısından da ciddi yanılsamalara ve parçalanmalara neden olur. Konumuzla ilgili olmakla birlikte bu da başlı başına bir yazı konusudur. O hal­de bu parantezi kapatıp tartışmamıza devam edelim.

Kadının ikincileştirilerek pasifleştirilmesi diğer birçok alana olduğu gibi bilgiye ulaşma -hatta bu alana daha da fazla- ve her türlü Entelektüel faaliyetin yürütülüşüne de yansımıştır. Her türlü Entelektüel etkinliğin fiili olarak kadına kapatılmaya çalışıl­ması kadının dünyayı, olayları olguları algılama, yorumlama ve sonuçlara ulaşma ye­teneğini köreltmiştir. Yetenekleri köreltilen kadın bir süre sonra bu alanda başarılı ola­mayacağına inanır ve bu safsatanın kuşaktan kuşağa aktarılmasının gönüllü taşıyıcılığını yapar. Bir işi yapamayacağına inanmak başarısızlığın öncülüdür. Böyle bir ön­cülden yola çıkan kadının hareket tarzına güvensizlik yön verir. Yapabileceğine inan­mayan kadının potansiyelini açığa çıkarması, işlemesi olanaklı değildir.

Kadınların ezici çoğunluğunun entelektüel faaliyetlerin dışında kalışının sürekli-leşmesi ve bu durumun kuşaktan kuşağa aktarılması yetenek körelmesini derinleştirir. Aslında bu durum; insanın kimi uzuvlarının çalışıp çalışmamasından doğan sonuçla­ra benzetebiliriz. Tıpkı çalışan/çalıştırılan kasların gelişmesi, çalışmayanların zayıfla­ması, körelmesi gibi… Okuma ve öğrenme hızı, bilgiyi depolama ve kullanma gibi ye­tiler zihnin hareketliliğine paralel olarak gelişir. Bütün bu etkinliklerde belirli bir istik­rar yakalandığı oranda da derinleşme imkanı oluşur. Zeka hareketli olduğu ölçüde ge­lişir, ilgi, merak duyguları yeniyle karşılaştıkça ve “yeniyi” eskittikçe büyür. Keşfedi­len her bilgi, yeni bilgilere ulaşmanın yolunu döşeyerek ufku genişletir. Merak duygu­sunun öğrendikçe biriktirdikçe güçlenmesinin ve tetikte olmasının nedeni budur.

Kimi burjuva ideologlarının iddia ettiği gibi kadınların öğrenmeye, bilgiye ilgi­sizlikleri veya ilgi zayıflıkları, yer yer yüzeysellikleri, darlıkları, zeka bakımından er­keklerden geri olmalarından, biyolojik özelliklerden kaynaklanmaz. Tersine kadın­ların bu gerçeği, bütünüyle Entelektüel faaliyetlerin dışında tutularak köreltilmele-riyle ilintilidir. Bunu test edebilmek için belirli bir yaş grubundaki kız çocuklarına göz atmamız yeterlidir. Henüz öğretilmiş kadınlığın sığ sularında yüzmek zorunda kalmamış, o bataklığa düşmemiş kız çocuklarını düşünün bir. Ortamı koşulları aynı olan kız ve erkek çocuklar incelendiğinde; kız çocuklarının zeka, kavrayış öğrenme ve uygulama yetenekleri bakımından hiç de erkek çocuklardan geri olmadıkları gö­rülecektir. Hatta kız çocuklarının öğrenmeye daha açık olduklarını merak duygula­rının daha gelişkin olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü henüz kadınlaştırılmamışlardır. Ne zaman ki kadınlık görevleri hatırlatılır, içinde kalmak zorunda oldukları fasit da­irenin çizgileri çizilir ve “kadınlaşma batağı” bir vakum, gibi çekmeye başlarsa; pa­sifleşme ve körelme de o vakit devreye girer. Sıra dışı kadınlar bu bataklıktan ve onun yaydığı kokulardan uzak durmayı başaranlardır. Değişik alanlarda başarılı ol­muş kendilerini var edebilmiş ve hepsinden önemlisi yapmak istediklerini yapabil­mek kadınların ortak yanları öğretilmiş kadınlığa karşı başkaldırmış olmalarıdır. Bu durum devrimci, komünist kadınlar içinde geçerlidir. Tarihsel kişilikleri incelediği­mizde, birer politik lider olarak öne çıkan kadınlar gibi teorik alanda da kendini var etmiş, rüşdünü ispatlaması kadınların kopuşlar gerçekleştirerek ilerlediklerini görü­rüz. Kopuşlar, geleneksel kadınlığa, erkek egemen zihniyetin her türlü görüngüsü ve tortusuna karşı güçlü başkaldırılara dönüştüğü oranda başarılı olmuştur. Sözge­limi, Rosa, Kollontai veya Clara alışagelenin, geleneksel olanan izini sürseler, ken­dilerine oradan kanal açmaya çalışsalardı birer politik lider, örgütçü ve teorisyen düzeyine yükselebilmeleri olanaksızlaştırdı. Kollantai bunu otobiyografisinde şu sözlerle özetlemektedir: “daha çok genç yaşlarda yaşamımı önümdeki örneklere gö­re biçimlendirmemem gerektiğinin bilincindeydim, ve yaşamımın gerçek amacını bulabilmek için kendimi aşmam gerektiğinin. Bu yolla hemcinslerimin yaşamlarına bilinen geleneklere göre değil, kendi özgür seçimlerine göre biçim vermelerine yar­dımcı olabileceğimin de ayrıca bilincindeydim.”*^

Gerçekten de eskiyi reddetmeden yeni kurmanın, ilerlemenin olanağı yoktur. Devrimci, komünist kadınlar köreltilmiş olanlara hücum etmeden yeni bir yol açamaz ve özgüven kazanamazlar. Yeni bir yol açmak ise zorlu bir iç savaşımı her türlü ge­riciliğe karşı mücadeleyle birleştirmekten geçer. Erkek egemen zihniyetin ve öğretil­miş kadınlığın dişlileri arasında sıkışarak yetişen kadınlar zorlu bir mücadeleye gi­riştiklerinin bilinciyle hareket etmek zorundadırlar.

Bu iç savaşım nasıl yürütülecek? içsel yolculuğa çıktığımızda nelerle karşılaşıyo­ruz? Köreltilmiş alanlara hücumda yöntemimiz ne olacak? Geleneksel olanla kopuş-mak, eylemimize nasıl yansıyacak? Kopuşları nasıl örgütleyeceğiz?

ilkin kadının kendi gerçeğini çözümleyebilmesi gerekir. Bilinir, bu gerçek ne denli iyi çözümlenebilirse, müdahale de o oranda isabetli olur.

0 halde, bütün özgüven sorunlarına, bu alandaki edilgenliğe rağmen “olmuş bitmişlik/tamamlamışlık” anlayışıyla kopuşulmalı. ilk anda özgüven eksikliğiyle “ta-mamlanmışlık” duygu ve görüntüsü çelişkili gibi görünse de aslında bu durum ezil­mişliğin yarattığı psikolojiyle uyumludur.

Belki de kendimizden başlamalıyız. Teoriyle ilişkilenişimiz çözümleyip oradan yol almalıyız. Aslında mücadelenin değişik dönemlerinde teorik gelişimini, teoriyle ilişki-lenişi sorgulamayan kadın yok gibidir. Bu saptama yürütüğümüz tartışmayla; kadı­nın teorik gelişimini teoriyle ilişkisini yeterince sorgulamadığı tespitimizle çelişkili gi­bi görünebilir. Fakat değil. Devrimci, komünist kadınlar kimi zaman dışsal etkenlerle, kimi zamanda içsel itkilerle teoriyle ilişkilenişlerini sorgularlar. Çünkü bu, mücadele­nin diyalektiğidir. Birey bunu gündem leştirmese veya meselenin üzerine özel olarak gitmese dahi mücadelenin yasaları bir biçimde sorunu karşısına çıkarır: Bir bakıma yaşamı, yaşamın diyalektiğini anlamayanların kendilerini anlama şansları da yoktur. Aslında bu sorgulama an’ları kadın devrimci için önemli fırsatlar barındırır. Çünkü, bu alandaki eksikliği/gerçekliği bütün çıplaklığıyla gün yüzüne çıkmış ve bunun acı­sını da çok şiddetli tarzda hissetmiştir. Bu konuda adım atmasının dinamikleri her za­mankinden daha fazla birikmiştir. Geriye bu konuda irade geliştirmek kalır.

Peki bu tip an’lardan sonra dahi kayda değer bir gelişme yaşanmamasının nede­ni nedir? Neden sıçramalı gelişimler yaşanmaz? Neden bu denli sancılı süreçlerde bi­le güçlü-köklü kopuşlar örgütlenemez?

Bu soruları yanıtladığımızda tıpkı “bütün yolların Roma’ya çıkması” gibi dönüp dolaşıp aynı noktaya geliriz; öğretilmiş olandan, geleneksel olandan kopuşamayız!

Bu tür an’larda tipik davranış tarzı şöyledir; teorik düzeyindeki gerilik bütün çıp­laklığıyla açığa çıkan kadın -belki de yaşadığı şokun etkisiyle- ilk an’da büyük bir enerji çıkarır ortaya. Teorik eksikliğin üzerine yürüme konusunda kararlılık belirtilir. Kısa ve uzun vadeli okuma, inceleme planları yapılır, sayfalar dolusu listeler çıkarılır vb. Fakat, büyük bir heves ve istekle başlatılan girişimler bir süre sonra deyim uy­gunsa pat diye kesintiye uğrar. Eksiklikleri, zayıflıkları aşma noktasında ifade edilen kararlılık, atılan adımlar, verilen sözler birden bire unutulur. Atılan adımların orta yerde bırakılmasının, sonuna değin götürülmemesinin ise her zaman “gerekçeleri” vardır. Bu gerekçelerde baş sırayı da “zaman sorunu” çeker. O halde sorgulamaya oradan başlayabiliriz. Sahi, kadınlar zamanlarını nasıl değerlendirirler? Bu sorunun yanıtı iç in aynı tür görevlerde bulunan erkek ve kadın devrimcilerin pratiklerine bakmak yeterlidir. Gerçek yanıtlar aranıyorsa, kadınların kendilerine zamanlarını nasıl değerlendirdiklerini, günü, haftayı planlarken önceliklerinin ne olduğun sor­maları yeterlidir. Geriye dönüp bakıldığında bir dizi gereksiz ıvır zıvır işin-küçük amacın kısır döngüsünün zamanı tükettiği ve kadınların bu gerekçelere sığındıkları görülecektir. Eğer bir kafa kararlılığına sahipseniz, zamansızlığın bahaneden öte bir anlam taşımadığını rahatlıkla görebilirsiniz. Çünkü, belirli bir kafa kararlılığına amaç açıklığına sahip olunmadığında zamanın bütünüyle birey tarafından örgüt­lendiği koşullarda dahi gelişimin oldukça sancılı olduğu görülecektir. Zaten mesel tam da budur! Kadınların bu konulardaki hamleleri en iyi ihtimalle evrimcidir. Bir türlü sıçramalar bir gelişim yakalanamaz.

inceleme, araştırma, yazma gibi faaliyetler sürekliliği olan bir disiplini zorunlu kılar. Ne dönemsel yoğunlaşmalar ne de parçalı ilişiklenmelerle bu alanda ciddiye alınır bir ilerleme sağlanabilir. Mücadelenin dayatmasıyla yönelmek, parçalı yoğun­laşmalar en fazla günü, an’ı kurtarabilir. Şöyle bir düşünelim; insan kendi işi olarak görmediği bir çalışmayla tutkuyla sarılabilir mi? Merak duygusu olmadan okuma-öğrenme etkinliğinde derinleşmek mümkün müdür? Okuma, öğrenme zevke, bir ya­şam biçimine dönüşmediği müddetçe süreklileşebilir mi? Bilgiye ulaşma içsel bir enerjiyle gerçekleşmediğinde, bir mecburiyet gibi algılandığında bireyi gerçek an­lamda özgürleştirebilir mi?

Bireyin dünyayı, olayları ve dünyanın içinde bir varlık olarak kendini anlama, yorumlama çabaları içsel bir ihtiyaca dönüşmediğinde süreklilik sağlanamaz. Sağ­landığında da böyle bir topraktan özsel değişimlerfilizlenemez. Kaldı ki, kadının ko­şuya geriden başlaması bu ihtiyacı daha da yakıcı hale getirir. Ancak bu gerçekliğin farkında olan ve bir cins bilinciyle hareket eden kadınlar içsel devinimler ve buna bağlı olarak özsel değişimler gerçekleştirebilirler.

Teoriyle ilişkilenişin, bu alandaki girişimlerin vasat çabaların ötesine geçmesi,or­talamayı aşması gerekiyor. Ezilenin ezileni kadın bin yılların yarattığı körelmeyi or­talama bir çabanın üzerine çıkarak giderebilir. Bunu da cins bilincinin yarattığı iç devinimin açığa çıkaracağı tutku ve devrimci iradeyle gerçekleştirebilir. Kadın ancak her an’ına tutkunun, sabrın ve iradenin yön verdiği bir emek süreciyle bu alanda kayda değer ilerlemeler sağlayabilir. Tutku bireyi sarıp sarmalayarak çalışmayla bü­tünleştirir. Enerjiyi büyütür ve harekete geçirir. Dikkat yoğunlaşmasını arttırıp algı­yı güçlendirir. Bilgiyi edinme ve kullanmaya tutkuyla sarılma süreci daha nitelikli hale getireceği gibi sürekleşmesini de sağlar. Çünkü tutku, başarısızlıklar karşısına demoralize olmamanın da panzehiridir.

Bilgiye ulaşma ve kullanmada bu faktörler devreye girdiğinde, sürecin bütünün­de belirgin bir nitelik değişimi yaşanır.

Marx: “Bilime giden düz ve kestirme yol yoktur ve ancak onun dik patikalarında yorucu tırmanmaları göze alanlar parıltılı doruklarına ulaşabilirler” diyor. Koşuya ge­riden başlayan kadınlar için “bilime giden” yol daha engebeli; patikaları daha dik ve tırmanışları çok daha yorucudur, ister bireysel, teorik gelişim için, isterse teorinin ki­mi sorunlarına çözüm aramak üzere yola çıkı Isın. Bu gerçeği unutanlar bu yolda yü­rümeyi başaramazlar. Bu yolun “düz ve kestirme” olduğunu zannedenler, ayaklarına dolanan çalılıklarla boğuşma gücünü gösteremez ve zorluklara göğüs geremezler. Er­ken ve kolay başarı hayali kuranlar çabuk pes ederler. Oysa teori ve onun sorunlarıy­la ilişkilenmek sabır ve zorluklar karşısında yılmamayı gerektirir. Kadınlar daha en başından kendilerini bu gerçeğe göre örgütlemezlerse, bırakalım “parıltılı doruklara ulaşmayı”, “dikpatikalar”daki “yorucu tırmanışlar”da dahi soluksuz kalırlar.

Madem ki, entelektüel kapasite köreltilmiştir, o halde kadın bu alanda bir erkek devrimciye göre çok daha fazla emek harcamak zorundadır.

Peki nasıl? Zora düştüğünde kolaycılığın davetine uymayarak; başladığı işi sonu­na değin götürme kararlılığıyla hareket edip tembelliklere düşmeyerek, öğrenmeyi değil, görüntüyü esas alan tarzlardan ezberci yaklaşımlardan kopuşarak, güçlüklerle karşılaştığında mızmızlanmaları, kendi kendini yiyip bitiren güvensiz iç tartışmaları bir kenara iterek, öğrenmeyi tablet alımına dönüştüren zaaflara, konuları kaynağın­dan öğrenmek yerine yorumcularına yönelme kolaycılıklarına yüz vermeyerek! Sıkış­tığı her durumda kendini romanların, süreli yayınların vb. kollarına atmayarak!..

Denilebilir ki, bu sayılanlar her iki cinse ait zaaflardır. Böyle söyleyenler yerden göğe kadar haklıdırlar. Ne var ki, kadınlardan farklı olarak erkekler teori ve onunla ilişkilenişi bir “kadın işi” olarak görmek gibi zayıflıklarla şekillenmiyorlar. Bilakis, asli işleri olarak görüyor ve dünyalarını bir parçası olarak ele alıyorlar.

Son olarak şunu da ekleyelim; gerek birey, gerekse kolektif açısından döne dö­ne kadınların bu alanda taşıdıkları zaafları, eksiklikleri yetmezlikleri vb. tartışma­nın belirli bir an’dan sonra hiçbir geliştiriciliği yoktur ve pozitif sonuçlar üretmez. Bütün bunların birer saptama veya olgu olmanın ötesine taşımak gerekir. Ön aç­mak, görev vermek ve somut görevler üzerinden geliştirmeye çalışmak en verimli yol, doğru seçenektir. Pozitif ayrımcılığın titizlikle uygulanması gereken alanlardan birisi de budur. Kadınlara bu alanda özel bir emek harcayarak örnekler çıkarılması hedeflenmelidir. Fakat herhangi bir devrimciyi yetiştirir gibi değil! Yüreğinde, bey­ninde hala prangalar taşıyan; psikolojik engelleri olan bir devrimciye emek har­candığının bilincinde olarak!

Pozitif örneklerin ortam ve şekilleniş üzerindeki etkileri düşünüldüğünde bu emeğin stratejik anlamı daha net çözümlenebilir. Kuşkusuz kolektiflerin sorunu böyle bir bakış açısıyla ele alması bu konudaki ilişki lemisle bilinç düzeyiyle derinlikleriyle doğrudan ilgilidir. Söz konusu düzeye ulaşmak için ise yalnızca kadınların bir cins bilinci edinmeleri yetmez. Her türlü ataerkil ilişki tarzından ve onun değişik yansı­malarından kopuşmak ve “erk”ten sıyrılıp insanlaşabilmek için erkek devrimcilerin­de kadının köleleştirilme süreci ve özgürleşme serüveni konusunda bir bilinç edin­mesi şarttır. Bu konudaki bilinç erkek devrimcinin bireysel değişimini dönüşümü için olduğu kadar ortamın değişimi bakımından da özel bir anlam taşır. Bundan daha önemlisi erkek devrimcinin bu konudaki bilincini bir cins intiharı gerçekleştirebile­cek düzeye ulaştırabilmesidir. Bir kadının cins intiharı gerçekleştirmesi devrimci bir içerik taşımaz ve kadın cinsinin bütünü açısından hiçbir şey ifade etmez. Fakat bir erkeğin cins intiharı gerçekleştirmesi eril zihniyetin kökünü dinamitleme eylemine değerli katkılar sunar. Ortamın değiştirilmesinde ve yeni bir kuşağın yetiştirilmesin­de devrimci bir rol oynar.

Bununla birlikte, gerek ortamın değiştirilmesi ve erkeğin insanlaşmasında gerek­se kadının değişiminde öznenin kadın olduğu gerçeğini değiştirmez. Özellikle bilgi, bilgiye ulaşma ve kullanma gibi bireysel çabaların belirleyici olduğu konularda da­ha fazla böyledir. Demek ki, kadınlar olarak bu alanda görev alacak, durumdan gö­rev çıkaracak, inisiyatif ve atak olmayı temel hareket biçimimiz haline getireceğiz. Kendimize ve hemcinslerimize inanacak ve psikolojik engelleri bir tarafa itip hayatı aklımızla yorumlamayı ve yanıtlamayı öğreneceğiz. Özgüvenimiz gelişmesinin ve gerçek potansiyelimizin açığa çıkmasının başka yolu yok. Körelmiş, köreltilmiş alan­ları yeşertmek sabrın, emeğin ve tutkunun renk verdiği bir kadın bilinciyle başarıla­bilir ancak. Gerçek özgürlük bu öğeleri devrimci iradeyle buluşturarak sağlanabilir. Bu buluşmanın gerçekleşmediği koşullarda kadın kölelik zincirlerini “kırmayı değil, parlatmayı” esas alıyor demektir.

Bilgi Güçtür, Bilgi Özgürleştirir

Bilgi, bilinçlenme ve bilinçlendirmenin yolunu açtığı oranda güç haline gelir. Güç haline geldiği oranda da iktidarla çakışır. Hatta bilginin iktidar mücadelesinde belirleyici öğelerden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Egemenlerin bilgiyi ken­di tekellerinde tutmaya çalışmaları boşuna değildir.

Eyleme geçişin ilk aşamasıın düşünmek, bilmek ve bilinçlendirmek oluşturur. Bir anlamda politika da bilgi aracılığıyla yapılır. Dünyayı ve dünyadaki gelişmeleri olay­ları anlamlandırmak; olguları çözümleyebilmek ve buna bağlı olarak hareket planla­rı oluşturabilmek bilgi birikimini zorunlu kılar, iktidar mücadelesi yürütenlerin bir güç olarak bilgiye ulaşmaları bu nedenle zorunludur. Devrimin değişik düzlemlerindeki sorunlarının bilgisine sahip olmayanların iktidarı istemeleri çelişkili bir durum­dur. Sınıf mücadelesinin keskin an’ları bu çelişkiyi pozitif veya negatif olarak süzer.

Kadın, bilgiye hücum ettikçe özgürleşir ve iktidara yakınlaşır. Bir cins bilinci edinmeyi kadın devrimine evriİtilebilecek düzeye ulaşabilmek bilgiye hücumu zorunlu kılar. Değişen, özgürleşen kadın hemcinslerini ve toplumu da değiştirir.

Bilgiye ışığa hücum ile emekçi kadın kitlelerine hücum arasında diyalektik bir bağ vardır. Birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler. Bilginin, teorinin yaşamda sınan­maya ihtiyacı vardır; yaşamın pratiğin ise ortaya çıkan değişik düzlemlerdeki soru ve sorunların teorinin yol göstericiliğiyle yanıtlanmasına… Teori “bir eylem kılavu­zu” olduğuna ve ancak sınıflar mücadelesinin önünü açtığı oranda anlam kazandı­ğına göre, bu “bağı” koparmak amaçsızlaşmak anlamına gelir. Sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarının dışında onun önünü açmaya göre örgütlenmemiş bir teorik çalışma Marksistlerin tarzı olamaz. Konusu ne olursa olsun, akademik bir çalışmaya indir­genmiş teorik çalışma amaçsız, hedefsiz bir uğraşa dönüşür.

Yaşamla buluşmayan bilginin ondan öğrenme ve kendini yenileme şansı yoktur. Emekçi kadın kitlelerine ulaşmamızı, değişik sorunlarına çözüm gücü olabilmemizi ve taleplerine sahip çıkabilmemizi sağlayan bir bilgi edinme yöntemi hayatın öz-günlükleriyle zenginleşir. Pratik, sınayıcı ve ön açıcıdır. Emekçi kadın kitleleriyle her buluşmamız, kurduğumuz her bağ, karşımıza yeni soru ve sorunlar çıkarır. Nasıl ki, bilgiye ulaştığımız oranda ufkumuz genişliyor ve sorularımız çoğalıyorsa, biriktir­diklerimizin pratikte sınanması da pratiğin farklı sorunlarına yönelme olanağı yara­tır. Bilgiye hücum ettiğimiz oranda tarihle güncelin, Uluslararası olan ile yerelin ba­ğını kurabilir ve geleceği, özgürlüğü yakın kılabiliriz.

Demek ki, bilgiye, ışığa hücum ile emekçi kadın kitlelerine hücumu aynı potada birleştirebilmeyi başarmamız gerekiyor. Kendimizden başlayarak bütün toplumsal ilişkileri çözümleyebilecek bir Marksist formasyona sahip olmadan ne cins bilinci edinebilir; genel olarak teorinin-politikanın sorunlarına hakim olabilir, ne de hem­cinslerimize yol gösterebiliriz. Hücum ettiğimiz, dağarcığımızda biriktirdiğimiz bil­giler yaşam ağacıyla güçlü bağlar kuramıyorsa emekçi kadın kitlelerine öncülük ve önderlik edemeyiz. O halde; öğrenmenin, aydınlanmanın sevincini, ışıltısını emekçi kadın kitlelerine taşıyarak özgürleşmeye! □

V Bir Mektup Ustası Rosa Lüxemburg-Cilbert Badia, s.104

*2- Bir Mektup Ustası Rosa Lüxemburg-Cilbert Badia, s.22

*3- Bir Mektup Ustası Rosa Lüxemburg-Cilbert Badia, s.18

*4- Kollantay/Özgür Bir Kadın Komünistin Otobiyografisi-Yaşam ve Anılar, s.6

Categories: Sosyalist Kadın 1 | Yorum bırakın

-IX- Tanrıçalardan Clara’ya, Emma’ya ve Zilan’a uzanan tarihsel buluşma

Kürt kadın aydınlanması, ne zaman, hangi koşul­larda ve hangi zemin üzerinden başladı. Aydınlanma­nın itici güçleri neler oldu) Gelişim koşulları, yaşadığı sorunlar, kapsam, kullanılan araç ve biçimlere dair kı­sa bir özet yapar mısınız)

Azime Işık: Öncelikle çalışmalarınızda bize de yer ver­diğiniz için teşekkür etmek istiyorum. Kürt kadın hareketi­nin tarihini anlatmak… 30 yıla sığdırılan çok çetin ve kap­samlı bir tarih. Röportaj sınırlarında tutmak oldukça zor. Sınırları da zorlayarak anlatmaya çalışacağım. Yine de ek­sik yönlerinin kalacağını biliyorum.

Kürdistan tarihin de Kürt kadını her zaman çok da pa­sif olmayan bir konum da durmuştur. Kültürünü, dilini, korumanın yanı sıra gerektiğin de savaşta da yer almıştır. Besi ve Leyla Kasımlar bunun önemli örneklerindendir. Yi­ne destanlarda kadın direniş ve vatanla özdeşleştirilmiştir. Ancak örgütlü bir güç olabilmesi, kendi örgütlülüğünü ya­ratması özgürlük hareketi yani PKK ile gerçekleşti. Özgür­lük mücadelesinde kendi araçlarını yaratarak var oldu. Bu örgütlülük tabiî ki gücünü köklerinden alıyor. Bu güç o köklerden boy veren örgütlülüğü tartışıyoruz. Aslında Kürt kadınının geldiği düzeyi tartışıyoruz. Özgürlük hareketinin en temel ayağıdır kadın hareketi.

PKK’de kuruluşundan itibaren kadınlar yer alıyor. Si­lahlı mücadeleye geçişle birlikte kadınlar gerilla safların da yer aldılar. 80’lerin sonlarına doğru ise kadınlar artık kitlesel bir güçtü. Askeri ve siyasi açılımlarla birlikte ka­dınlar özgürlük saflarına aktı.

Kadın aydınlanması, Kürt halk aydınlanması ile aynı paralel de gelişiyor, uyanan, kendini tanıyan ve kendini yeniden yaratan bir halk gerçekliğinin yanı sıra sö­mürgenin sömürgesi konumunda ki kadın da uyanıyor ve özgürlük arayışını derin­leştiriyor.

Bir yandan Sovyetlerin çöküşüyle birlikte emperyalist kamp tarafından moral-men çöküntüye uğratılmak istenen sosyalizm diğer yandan 12 Eylül darbesi ile bas­tırılan Türkiye devrimi ve darbenin ağır postalları altındaki bir ülke gerçekliği için de daha ağır inkar ve imhaya maruz kalan bir halk var ortada ve PKK bu koşullarda or­taya çıktı. Kürdistan’da bir kimliksizleştirme politikası hakimdi. Halkın kimlik arayı­şı yeni ideoloji ile, felsefik arayışları doğurdu. Bu da sosyal, siyasal, kültürel her alanda etkili oldu. Kadının kimlik arayışı yada uyanışı da bu temeller üzerinden ge­lişti. Gerilla mücadelesi Kürdistan’da yeni bir dönemin adıdır, ilk kurşun tabulara. Köleliğe ve inkara sıkıldı, ilk kurşunla başlayan isyan kadın köleliğinin, kadına dö­nük tabuların da yıkılmasıdır ayrıca. Gerilla savaş ve yaşam denklemini kurdu. Bu denklem de kadınlarda kendi özgürlük denklemlerini kurdular uyanış ve diriliş ge­rilladan halka yayıldı. Kadın aydınlanması bu haliyle dağdan kente yayılan bir sü­reci başlattı. Ve savaşta güçlenen kadın her alanda kendini var etmeye başladı. Ge­rillada ki kadının yarattığı her gelişme tüm alanları besliyor, yönlendiriyor.

Kadınların harekete katılımı kitleselleştikçe örgütlenme ihtiyacı da ortaya çıktı. Gerillaya katılanların dışında da bir kadın hareketliliği doğuyor, çünkü yaşamın her alanında, mücadelenin her alanında kadınlar yer almaya başlıyor. Ağır feodal değer yargılarının hakim olduğu, törenin din kurallarının hakim olduğu bir coğrafya da evinden çıkamayan, köyünden çıkamayan kadın gerillaya gidiyor, cezaevine giriyor ya da cezaevindeki kızını- oğlunu ziyarete gidiyor, mitinge katılıyor, basın açıkla­masına katılıyor, tartışıyor, slogan atıyor, gözaltına alınıyor, işkence görüyor, dire­niyor…Tüm bunlar politik bir birikim sağlıyor. Kadının kendisine biçilen sınırları aş­masını sağlıyor. Değer yargıları değişiyor. Kadın erkeğin olduğu her yer de aynı şe­kilde direniyor, aynı işi yapıyor. Kadınlar özgürlük hareketinde özgürlük için savaş­ma ve mücadele etme zemini buluyor. Bu zeminde kendini var etmenin mekanizma­larını yaratmaya girişiyor.

1986’da üçüncü kongre sürecinde ilk kez kadın çözümlemeleri yapılıyor ve kadın örgütlenmesinin temelleri atılıyor. YAJK bu örgütlenmenin adıdır. YAJK’la birlikte ilk defa özgün örgütlenmeye gidilmesi ile kadın düşünme ve tartışma gücü kazandı. Yi­ne propaganda ve örgütlenme çalışmalarında belli bir birikim kazandı. Bununla bir­likte YAJK bünyesinde özgün örgütlenme kolları oluşturuldu. Cephe alanında özgür kadın birliklerinin geliştirilmesi ve ordulaşmaya gidilmesi önemli adımlardır. Örgüt­lenme çalışmaları politik- siyasi birikim sağlarken ordulaşma kadınlar açısından or­tak iktidarlaşmanın aracı oluyor. Erkeğin elindeki en temel siyasi güç, iktidar gücü, ordu gücüdür. Erkek savaşta aktifleştikçe kadını pasifleştirmiş orduya asker doğuran konuma sokmuştur. Kadın erkeğe hizmet eden, savaşta lojistik destek sağlayan eşi bekleyendir. Kadın ordulaşması öğretilmiş kadınlığı da yıkmıştır. PKK’de kadın her alanda “silahlanmıştır” her alanda var olmaya çalışan kadın, kendini geliştirmeye, eşitsizlik zeminini aşmaya çalışmıştır. Ordulaşma ile de iktidara ortak olmuştur. En son partileşmeye giderek bunu daha da somutlaştırmıştır. Kadın tarihinde Kürt ka­dını ile ordulaşma ve ilk partileşme pratiğinin örneği oluyor. Kadınlar ulusal kurtu­luş mücadelelerinde ve sınıf mücadelesinde bir çok oluşumun içerisinde yer almış­lardır. Orduya katılan, partilerde yer alan kadınlar olmuştur. Ancak kadın ordusu, kadın partisi bir ilktir. 1999 yılına kadar yürütülen kadın özgürlük mücadelesi önem­li mesafeler katettiği halde eksik kalan hususlar vardı. O güne kadar kazanılan de­rinlik, bilinç, duygu ve düşünce gücünün örgüt ve yaşam tecrübesi partileşmeye el veriyordu, önderliğimizin eseridir. Ardından yarım kalmış projem dediği kadın kur­tuluş ideolojisinin tamamlanması gerekiyordu. Özgür kadın hareketi partileşmeye giderek projeyi güçlü sahiplendiğini ortaya koymuştur. Bir çok yetersizlik yaşandı. Kadın kurtuluş ideolojisinin derinleştirilmesinden kaynaklı PKK’nin kendini salt bir cins partisi olarak algılaması dar kalmasına yol açtı. Kadın partileşmesi, kadın kadar erkeğin de özgürleşme sorunu olduğunu, bu temelde zihniyet dönüşümüne ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyor. Kadın özgürlük hareketi en son Demokratik- kominalist paradigma çerçevesinde örgütlenme modelini daha da geliştirdi. Ekolojik cinsiyet özgürlükçü Demoktatik Kominalist Paradigma (KJB) örgütlenmesini geliştirdi. KJB kadının kominal konfederal topluluk modelidir.

Var olan düzeye ulaşmak çok da kolay olmadı. Kürt kadını erkek egemen zihni­yetle çok çetin bir savaş verdi. Büyük emek harcadı ve fedakarlıkta bulundu. Daha önce yaşanmış bir mirası ya da deneyimi yoktu yararlanabileceği. Sıfırdan başlamak zorundaydı, karşısında ise binlerce yıllık bir egemenlik, iktidar gücü ve siyasal biri­kimine dayanan erkek ve oldukça geri, geleneksel feodal değer yargılarına sahip bir toplumsal gerçeklik duruyordu. Erkeğin yanı sıra kendi cinsine karşı da mücadele et­mesi gerekiyordu. Yılların kadın üzerinde yarattığı eziklik, bağımlı kişilik ve kadın­da şekillenmiş olan erkekle de savaşmak durumunda kaldı. Ulus olarak yaşadığı kim­liksizliğin içinde kendi kimliğini aradı.

Kadın kurtuluş ideolojisi bu temeller üzerinden gelişti. Çelişkiler yumağı içinde kendi çelişkilerini çözmeye çalışarak… Kendi kavramlarını, kendi tarihini, kendi di­lini yarattı, kadının varoluştan itibaren süren tarihi içinde kendi tarihini yarattı. Tan-rıçalıktan, köleleştirilmiş kadına ve tekrar özgür kadına uzanan yolda teker teker iz­lerini takip etmeye, şifreleri çözmeye çalışıyor.

Bugün Kürt kadın ayaklanmasında ulaşılan düzey, ihtiyaç ve sorunlar neler) Hangi alanlarda kurumsallaşmalar sağlanmıştır)

Bugün doğaya yabancılaştırman zihniyet, kadın ana eksenli “doğacı” doğal top­lum yaşamına dolayısıyla kadına yabancılaşmış zihniyettir. Kadın kurtuluş ideoloji­si, bu tahakkümcü zihniyetin eleştirisi temeline dayanıyor. Özgürlükçü bir toplum­sal düzeyin açığa çıkarılabilmesinin kadının toplumsallaşabilmesi ile kadın öncülüğünde gelişebileceğini ortaya koyuyor. Kadının Toplum Sözleşmesi kadının kadınla, kadının erkekle, kadının toplumla yeniden, yeni toplum modeli temelinde yaşaya­bilme koşuludur. Kadın üzerinde tahakküm kuran eril- siyasal sistemsel yapı, yerine cins eşitliğini ilke alan ve kadının özgücü öz örgütlülüğüyle, kendi rengiyle yer alıp temsil edilebileceği bir politik alanı yeniden inşa etmeyi öngörüyor zihniyet devri­minin dinamiği buna dayanıyor.

Analitik nitelikli erkek egemenlikli zihniyet kadın üzerinde uygulanan şiddetin kaynağını oluşturmaktadır. Toplumsal alan başta olmak üzere yaşamın her alanın da dışlanmasının nedenidir. Kadın bedeninin meta düzeyinde ele alınmasından ve aşa­ğılanmasına yol açan bu zihniyettir. Dolayısıyla eşitlikçi ve özgürlükçü bir topluma ulaşabilmek için zihniyet devriminin gerçekleşmesi gerekiyor.

Doğaya ve insana yabancılaşma erkek eksenli ideolojiler üzerinde ortaya çıkan bir iktidar kurumsallaşmasının sonucudur, insanın ve kadının özüne dönüşü sağlan­malıdır. Düşünce sistemi toplumsal sistemlerin şekillenmesini sağlar. Öze dönüşün sağlanması eşitlikçi, özgürlükçü, adaletli bir düşünce sistemiyle mümkün olabilir. Kadın toplumun en çok ezilen kesimidir, insanlık en çok düşürüldüğü, köleleştirildi-ği yani kaybettiği yerde kazanacaktır, özgürlük hiyerarşik sisteme dayanan, erkek egemen bakış açısına dayanan ideolojik kurumların reddedilmesi kadın eksenli ide­olojinin hakim olmasıyla mümkün olacaktır. Kadın kurtuluş ideolojisi ezilen insanlı­ğın ideolojisidir. Salt cinse dayalı ideoloji değildir.

Kadının köleleştirilmesinin en temel nedeni kadının düşüncesiz, ideolojisiz bıra­kılmasıdır. Erkek egemen sistemin düşünce, siyaset ve felsefe tarihine damgasını vurmuş kadınsa düşünsel üretimin dışında bırakılmıştır. Bu tarihsel sorun tüm ide­olojik çıkışlarda hakim olmuştur. Kapitalizm kadını düşünmeyen ve salt tüketen ve cinsel bir obje halinde tutmaya çalışmıştır. Sosyalizm ise tüm ezilen sınıf ve ulusların yine sınıfsız sömürüşüz dünya arayışının kadının insanlığın ideolojisi olduğu kadar özgürlüğü arayan kadının da ideolojisidir. Ancak sosyalist ideoloji de erkek eksenli olmaktan çıkamamıştır. Kadının özgürleşme sorunu bazı iyileştirmelerle sınırlı kal­mıştır. Kadının kurtuluşu devrimden sonraya bırakılmış, devrim sonrası ise kadın yi­ne evine, mutfağına dönmüş, geleneksel karılık kocalık rolleri devam etmiştir. Ka­dın sosyalist devletlerde de ikinci sınıf muamelesi görmüştür. Tüm bunlara karşı ka­dının en büyük silahı olmak durumundadır. Düşünce örgütlülüğü ve özgürlüğü do­ğurur kadın eksenli kurtuluş ideolojisi yani ekolojik cinsiyet özgürlükçü demokratik kominalist paradigma kadın eksenli toplum modelinin gerçekleşmesini ve erkek egemen sistemin dönüşümünü hedefliyor. Kadın özgürlüğünün gelişmesi egemenlik sisteminin tüm şifrelerinin çözülmesini iktidar mekanizmalarını asılmasıyla mümkün olabilir. Erkeğin düşünce sistemiyle onun kurumsallaşması aşılamaz.

Bugün Kürdistan dağlarında bağımsız ve özgür iradeleriyle özgür kadın bilinci ve kimliğine dayalı yürütülen mücadele erkek egemen sisteme karşı ideolojik mücade­ledir. Tanrıçalardan, Clara’ya, Emma’ya ve Zilan’a uzanan tarihsel buluşma özgür kadın hareketi şahsında yetersizliklerine rağmen yaşamsallaştırılmaktadır.

2. Ortadoğu Özgür Kadın Konferansı’nda kararlaştırılan erkekten kopuş teorisi zihniyette erkeğe bağımlılığı aşma kendi öz gücüne dayanmayı esas almaktadır, ka­dının kendi siyaset, sanat, savaş ve yaşam anlayışını geliştirmeyi hedeflemektedir kaba fiziki kopuştan ziyade duygu ve düşüncede kendi özünü açığa çıkarmayı he­defliyor. Birbirini reddeden bir kopuş değildir. Her iki cinsin egemenlikli sistemden kopması ve bağımsızlaşmasını amaçlayan bir mücadele yöntemidir kadının kendi cinsi ile bir arada yaşaması, kendi içinde bağımsızca tartışması, yaşadığı sorunları bilince çıkarıp çözüm üretmesi, kendi cinsini tanıması, güç olarak kabul etmesini amaçlıyor. Ancak kadında ve erkekte de kopuş teorisine yanlış yaklaşımlar ortaya çıkabildi. Kopuş teorisini fiziksel bir kopuş olarak ele alması kadınların erkek arka­daşlarla bir araya gelmemeyi bile tartışması ve yine örgütsel bağ anlamında bir ko­puş olarak algılama ve bu yanılgılı yaklaşımların yol açtığı bazı pratik yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Kadın kurtuluş ideolojisi Zilan, Sema ve Fikri yoldaşların eylemleriy­le somutlaşmıştır. Zilan heval’in eylemi savaşta reddedilen kabul görmeyen, küçüm­senen kadının ordulaşmasının kanıtı olmuştur. Sema yoldaş gökyüzünde iki güneş olmaz diyerek kadın ideolojinin ilkelerini güçlü yorumlamış, kadın için iki ideoloji­nin olmayacağını vurgulamıştır. Fikri yoldaş” Sema komutan ben onun emir eriyim” sözüyle özgürleşen kadını selamlamış kadın öncülüğünün erkek tarafından da kabu­lünü ortaya koymuştur. Erkekten kopma 1993’ten beri geliştirilen bir çalışmaydı.

Özgür kadın hareketinde kadın kendi özünü açığa çıkardıkça, özgücüne kavuştuk­ça erkeği değiştirebileceğine inancı arttı. Kendindeki yaratıcılığa, dönüştürücü güce inançtır bu. Bu temelde de” Erkeği Dönüştürme Projesi” geliştirildi. Özgürtoplum, öz­gür kadın ve özgür erkekle birlikte var olabilir. Kadın temel değiştirici, dönüştürücü yeteneğe sahip olduğundan, erkeği de dönüştürerek yaşayacağı toplumu yaratabilir. En derin çelişkileri yaşayan kadın özgürlüğe erkekten daha yakındır. Proje çerçevesin­de gruplar halinde erkek arkadaşlar özgün eğitimlere de alındı. Başta yargılardan kaynaklı zorlanmalar olsa da erkeğin kadını tanıması açısından olumlu sonuçlar do­ğurdu. Yine erkeklerinde PJA’ya üye olabilmesi için tüzükte kriterler yer almıştır.

Özgür kadın mücadele tarihi boyunca ulaştığı örgütlenme, ordulaşma, partileş­me düzeyi ile genel kadın mücadelesi içerisinde önemli bir birikimi açığa çıkarmış­tır. Kürt kadınının önünde devrimci kadın mücadele birikimi vardı ancak özgün ola­rak kadın partileşmesi, ordulaşması açısından dayandığı bir model ya da miras yok­tu. 30 yıllık bir birikimi var şimdi ve bu küçümsenemeyecek bir siyaset, savaş ve mü­cadele birikimidir. Bir modeldir. Erkeğin egemenlik tarihi karşısında yeni bir adım ol­sa da kadın tarihi açısından çok önemli bir adımdır. Coğrafik konumu da önemlidir. Ortadoğu ve batı kadını arasında köprü konumundadır. Belirleyici bir nokta da du­ruyor. En önemli nokta kurt kadınının uyanışı ve dirilişi kadın rönesansında önemli bir mihenk taşıdır.

Kürt kadın kitlelerinin özgürleşmesi ve mücadeleye katılması, aydınlatılması görevi yalnızca kadınların ve kadın örgütlenmesinin görev ve sorumluluğun­da mıdır) Bu konu da bakış açınızı kısaca özetler misiniz?

Kadının özgürleşmesi yalnız kadının sorunu değildir. Kadın erkeğe dayanarak özgürleşemeyeceği gibi erkekten bağımsız da özgürlük sorunu çözülemez. Kadının özgürleşmesi erkeğin dolayısıyla toplumun özgürleşmesi anlamına gelir. Ancak ka­dın kendi örgütlülüğüne dayanarak ilerlemek ve ayakta kalmak zorunda. Kendi ku­rumlarını yaratabilmelidir.

Kadının özgücü ve örgütlülüğü temelinde varlığını temsil edecek olan bir irade-leşmenin sağlanabilmesi için pozitif ayrımcılık ve gerekli yasal değişimlerin gerçek­leşmesi gerekmektedir. Bunda da temel muhatap özgür kadın kuruluşları ve örgüt­leri olmalıdır. YJA bünyesinde oluşturulan hukuk komitesi temelde demokratik top­lum hukukunun gerektirdiği toplumsal bilimsel aydınlanmayı geliştirmekle sorum­ludur. Tabandan başlayarak kadının toplumun iç hukuk örgütlülüğünü ve mekaniz­malarını geliştirerek devletçi hukuk sisteminin ve yapılarının dışında da kadının ve halkın kendi öz hukukunu yaşamsallaştırılması çalışmalarını yürütüyor. Bu alanda yapılan sivil toplum örgütlerinin çalışmaları kastediliyor.

Anayasada kadına dönük maddelerin kadın lehine dönüştürülmesi önemli. Bu anlamda kadının parlamenter sistem içinde, yerel yönetimlerde de tüm toplumsal alanlarda yer alması, sistemin içinde mücadele yürütmesini önemsiyoruz. YJA bu te­melde kendi koordinasyonunu geliştirip kadrolarını oluşturuyor. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel vb. tüm yaşam alanlarında örgütlülüğünü ortaklaştırmak özgür yurttaş bilinci doğrultusunda kadın eksenli toplumsal dönüşümü gerçekleştirmek bunun için gerekli mücadele araç ve yöntemlerini yaratıcı tarzda geliştirmeye çalı­şıyor. Komün, ocak, meclis, siyasi parti, meclis vb. Kadının kendi öz yönetim araç­larının ve siyasetinin organlarının oluşturulmasında rol alır. Bu temelde koordinas­yon bünyesinde öz yönetim komitesini oluşturmuştur. Kendi içinde ilkelere ve par­ça koordinasyonlarına göre örgütlenerek çalışıyor.

Kadınların sivil toplum örgütleri ve uluslararası kadın kuruluşları ile ilişki içeri­sinde olması kadın dayanışması kadın dayanışmasının geliştirilmesi ve kadının tüm ötekileştirilenle birlikte omuz omuza mücadele etmesi erkek egemen siyasetin öte-leyen, ayıran, bölen yaklaşımlarına karşı bir duruşu önemsiyoruz. KJB kendisini dün­ya kadın hareketinin bir parçası olarak tanımlıyor. Bu temel demokratik güç birliği­nin genişletilmesini esas alır. Tüm kadınların yaşadığı sorunları ortaklaştırarak gi­dermek için, karşılıklı dayanışmayı, maddi ve manevi paylaşımı sağlamayı, kadın örgütlülüğüyle eylem birliğini de kapsayacak stratejik ilişkiler ortak kurumlaşmalar kurmayı hedefliyor. Demokratik, ekolojik, sosyalist örgütler, insan hakları ve sivil toplum kapsamında ki örgütler de yer alan kadınların projelerini destekliyor.

Erkek egemen zihniyetin aşılması karşısında erkek dışlanmak yerine erkeği dö­nüştürme gücünü göstermek önemli. Özgür toplum kadın ve erkeğin egemenlikli sisteme karşı ortak mücadelesiyle olacaktır. Kürt kadınının önünü açan, özgürlük bilinci kazandırmakta etkin rol alan önderliğimizdir. Özgür kadın özgür toplumdur belirlemesiyle eskide, geri geleneksel anlayışta direnen kadın ve erkekle uğraştı. Kadın kurtuluş ideolojisi onun özgürlük projesidir. Feminist kadın çevrelerinden, önderliğimize yaklaşımımız, yine kadın özgürlüğüne öncülük eden bir erkektir te­melinde bir çok eleştiriyle karşı karşıya kaldık. Ancak sayın Öcalan’ın yaklaşımı klasik erkek yaklaşımının ötesinde onu aşan bir düzeydedir. Erkeği öldürme teziy­le klasik erkeğin, egemen erkeğin aşılmasını ifade etmiş; eril sistemde kadın ek­senli ideolojik yapılanmanın, felsefenin kurumsallaşmasını sağlamıştır. Abdullah Öcalan özgür kadınla yoldaşlaşmanın yollarını yaratma arayışında yeni bir felsefe ortaya koymuş ve Kürt kadının da bu temeller üzerinden önderliği ile yoldaşlaşma çabası içindedir. Önderliğin geliştirdiği tezler olmasa ve tezlerin hayata geç­mesi için siyasi ve pratik çaba içinde olmasa var olan sistemde kadın tek başına bu örgütlenme düzeyine ulaşamayabilirdi.

Doğanın takdiridir ki; doğadan uzaklaşma insanı ruhsal ve duygusal olarak da tahrip edilmesi sonucunu doğurmuştur. Yüce Kadınlar Topluluğu ( KJB) Demokratik, Ekolojik, Cinsiyet Özgürlükçü Toplum hedefiyle, kadının konfederal örgütlülüğünü geliştirmek ve demokratik konfedaralizmi kadın öncülüğünde inşa etmek ve bu te­melde toplumsal cinsiyetçi yapılanmalarla mücadele ederek ataerkil devletçi toplum sistemini aşmak kadın kurtuluş ideolojisi temelinde kadının yaşamın her alanın da özgür kimliğini geliştirmeyi hedefliyor.

Bunun için kadın eksenli toplumsal demokrasinin geliştirilmesi temelinde kadı­nın konfederal örgütlülüğü olarak ideolojik, toplumsal, siyasal ve meşru savunma alanında mücadele etmeyi örgütlülüğünü geliştirmeyi amaçlıyor. Daha anlaşılması için örgüt şemamızı çizmek en doğrusu olacaktır.

PAJK: (ideolojik merkez) PKK içinde YAJK ismiyle özerk örgütlenir. Bilim, aydın­lanma, basın, kültür-sanat komiteleri olmak üzere ilgili diğer komitelerde de çalış­malarını yürütür. Başta PKK olmak üzere kendini her alanda örgütler ve kadrolaşma­ya gider. KJB kimliği üzerinden KCK’nın ilgili komitelerinde kendi özgün özerk örgüt­lülüğünü sağlar.

YJA (ÖKB): (Meclis olarak örgütlenir)

-Toplum alanı

-Siyasi komite

-Sosyal komite

-Ekolojik ve yerel yönetimler

-Dil ve eğitim komiteleri

-Hukuk komitesi

-Ekonomi komitesi

-Sağlık komitesi biçiminde kendini örgütler

YJA-STAR: Meclis olarak örgütlenir. (ORDU)

Meşru savunma alanı ve ilgili komitelerde de çalışma yürütür.

Categories: Sosyalist Kadın 1 | Yorum bırakın

Boşuna çiğnenmemiş bir yol… Çiğnenecek yollar

Saatler sabaha doğru yol alırken bitirdiğim kitap ve devam eden yaşam üzerine onlarca soru dolanıyor beyni­min kıvrımlarında. Neden? Neden kadınların yaşam öykü­leri birbirine bu kadar çok benziyor? Bu bir “yazgı”mıdır sahiden? Özgüveni güçlü bir kız çocuğu nasıl oluyor da günün birinde bir hayal kahramanına dönüşüveriyor? Ba­ğımsız fikirleri, kendine göre kuralları, ilkeleri olan bir genç kadın hangi koşullar altında geleneksel kadın rolüne bürünüyor? Çocukluğu ve gençliğinde özgüveni, bağım­sız kimliğiyle öne çıkan en parlak örnek dahi ne oluyor da ikincilliği benimseyi veriyor? Öğretilmiş kadınlığa ve er­kekliğe büyük bir tepki duyan kadınlar dahi, nasıl oluyor da bireysel-cinsel aşkta tepki duydukları ilişki tarzının değişik versiyonlarını birlikteliklerinde yaşatıyorlar? Tu­tum alabilen, eşit ilişki kurmayı başarabilen kadın sayısı neden bu kadar az?

Geleneksel değer yargılarına göre yetiştirilmiş, dola-sıyla özel mülkiyet dünyasının çizdiği role uygun davran­mayı, ikinciliği olağan görenleri anlamak kolay. Zor olan; kendilerini, özel mülkiyet dünyasının yarattığı ilişkileri red üzerinden var eden devrimci, komünist kadınların ne­den böyle davrandıklarını anlamaktır. Yazık ki, geleneksel kadınlığın ve öğretilmiş erkekliğin değişik versiyonları devrimcilerin, komünistlerin ilişkilerinde de yer bulabili­yor kendine.

“Onlarca soru kemiriyor beynimi. Yazarın ortaya attı­ğı” Boşuna mı Çiğnedik” gibi esaslı bir soruda, başka soru­lara geçiyorum hızla. Yıllar önce izlediğim bir filmde; “önemli olan hayatı nasıl yaşadığınız değil, nasıl anlattığınızda” deniyordu. O gün bu gündür otobiyografileri incelerken temel parolam oldu bu söz. Sevim Belli’nin “Boşuna mı Çiğnedik” adlı anlatısını okurken de yoldaşımdı yine. Yaşadıklarını, de­neylerini açık yüreklilikle paylaştığı için tekrar tekrar teşekkür ettim Sevim Belli’ye. Şaşırdığım vakitlerde gayri ihtiyari elim kitaptaki fotoğraflara gitti. Yüzünde, bakı­şında yanıtını aradığım soruları bulabileceğim zannıyla tekrar tekrar inceledim.

S. Belli, kitabının bir yerinde: ” Geçen yıldı sanıyorum, genç bir arkadaş, kendi­nizi pasif leştirmişsiniz’ diye suçlamıştı beni. Ağır bir suçlama. Bu konuyu çok düşün­düm, uzun uzun düşündüm. Bu suçlamanın aynı zamanda büyük bir övgü de demek olduğuna karar verdim. Bir anlamda, benden, daha büyük işlerin üstesinden gelmiş olmayı bekliyordu genç arkadaş.” diyor.(ı)

Doğrusu “genç arkadaşın” değerlendirmesinden ziyade, S. Belli’nin söz konu­su değerlendirmeyi yorumlayışı düşünce ve duygularım tercüman oldu. Şu an’dan itibaren yazacağım satırlar tam da bu “beklenti üzerinden şekillenecek. Değerlen­dirmelerim olaylara, yaşanmışlıklara tümüyle dışarıdan bakmanın sübjektivizmini taşıyabilir mi? Mümkün… Fakat zaten mesele yaşayan bir kişiliği yermek, övmek, yargılamak vb. değil ki! Önemli bölümünü gıpta ederek okuduğum, yer yer ün­lemlerimin çoğaldığı, kimi bölümlerinde empati kurmaya çalıştığım bir hemcinsi­min kendinden sonraki kuşaklara sundukları üzerinden “serbest vezin” bir tartış­ma yürütmek istiyorum yalnızca.

Anlatı, 1940’h yıllardan başlayarak döneminin önemli gelişmelerine, TKP’nin bir dönemine, ’68-71 sürecine yer verişi nedeniyle dahi olsa kesinlikle okunmayı hak ediyor. Kitaptaki bazı değerlendirmelere- özellikle de 1968-1972 sürecine dair yapı­lanlara- katılmamakla birlikte şimdilik bu kısmını tartışmayı düşünmüyorum.

Anlatının toplamında kişiliği güçlü, ne istediğini bilen, bağımsız düşünme ve hareket etme konusunda ilk gençlik yıllarından itibaren özgüvenli, ilişkilerinde açık, dönemine göre değişik konularda kimi özgürlük alanları yaratmış akıl isyanı berrak ve güçlü bir kadın profili çıkıyor ortaya. Kuralları olan, bazı konulardaki yaklaşımla­rını katı ilkeler düzeyine çıkaran, tutarlı bir kişilik. Kimi anlardaki katılığı tartışmayı hak edebilir. Fakat, bunlardan daha önemli olan- ve belki de örnek alınması gere­ken- özelliği; ilkelerinin dışına çıktığını, yanlış yaptığını düşündüğü an’ların/olay-ların özeleştiril analizini yapabilmesidir. Öyle ki, bazı konulardaki pişmanlıkları, acı­ları yıllar sonra dahi satırlarına yansıyabiliyor.

S. Belli’nin 1950’de, -bütünüyle deneyimsizken- Paris’e “ileri Jön Türkler”i to­parlamak üzere gidişiyle başlayan mücadele yaşamı bir insan ömrüne denk gelecek yılları olacaktır. TKP’ye dönük ” ’51 Tevkifatı”ndaki gözaltısında deneyimsizliğinin ürünü olarak “elbette ki yaptıklarımı savunacağım” gibi bir yaklaşımla ifade vermiş olmasının ve Sansaryan Han’da yaşadıklarının acısını yıllar yılı taşıyacaktır. Kim bi­lir belki de takip eden yıllardaki pasifliğinde ’51 sonrası yapılan dedikoduların da payı vardır. Yıllar sonra; “Hakkımdaki dedikodulara gerçekten de önem vermiyordum ama bir yerlerden üzerime bir şeyler sıçramış gibi geliyordu bana ya da eksil­miş gibi hissediyordum kendimi. Bu beni çekingenliğe dolasıyla zoraki bir pasifliğe itiyordu” diyecektir. (2)

Dönemin burjuva ailelerinden birinin çocuğu olarak yalılarda büyümüş, Avru­pa’da tıp öğrenimi görmüş, iki yabancı dil bilen bir genç kadının devrimci yaşamın zorluklarını, yoksulluklarını hiç dert etmemesi, bunun da ötesinde en zorunlu ihtiyaç­ların dışına çıkanları kınaması saygıya değer bir tutum. Keza, 1962’de Fransız sömür­geciliğine karşı kahramanca mücadele eden Cezayir’i izleyip; “gidilecek yer varsa Ce­zayir’dir” deyip bu ülkeden doktorlara yönelik bir davet geldiğinde ise bavulunu toplaması cesur bir davranış. Hatta cesaretinde ötesinde, biri 1,5 diğeri 3 yaşında olan iki oğlunu yanına alarak giriştiği Cezayir yolculuğu gerçek bir maceradır aslında.

Dirayetli, çalışkan, azimli, yetenekli, duru bir devrimci profili çıkıyor yaşam öy­küsünün bütününden. “51 Tevkifatı”ndan Sansaryan Han’da kaldığı 2 yılı dahi plan­lı, disiplinli bir çalışmayla geçirir. O dönem Türkiye’ye çevrilmemiş olan bazı kitap­ları çevirir. Fransızca ve Tıp çalışır.

Bu yeteneklere ve birikime sahip bir kadın olan S. Belli zindan sürecinin ardından kendini nasıl üretir dersiniz? Bu yetenek ve birikimi olabilecek en ileri düzeyde realize edilebilir mi?

Ne yazık ki, yetenek ve birikimini -olabilecek en ileri düzeyi bir yana bırakalım-ortalama düzeyde dahi realize edebilecek konumlanıştan uzaktır. Çok belirgin bi­çimde kendisini sınırlandırıyor. Aslında kitapta, bir bakıma bu sınırlandırmanın nes­nel ve öznel yanları da ortaya koyuluyor. Bununla birlikte, bir kadın olarak nedenle­ri ne olursa olsun böyle bir konumlanışı hazmedemiyor insan. Soruna şöyle bir yak­laşımı var; “… Günlük yaşamın tüm angaryalarını ben üstlenmişimdir. Yaşamımın en büyük özverisi budur herhalde. Özveri olduğunun farkında bile olmamışımdır uzun yıllar. Görev bilmiş, dava için daha iyi olacağına inandırmışımda kendimi. Hiç de­ğilse baştan, Mihri’nin gerek genel, gerek Marksist kültürce ve gerekse devrimci ye­tenekler bakımından üstünlüğü karşısında ve ben kendim bile kendi yeteneğimin, daha doğrusu gelişme olanaklarımın farkında değilken işler öyle gelişmiş, aramızda belli bir işbölümü oluşmuş, çatı öyle kurulmuştur. Mihri’nin politik durumları daha doğru kavradığına daha iyi bir müzakereci ve ajitatör olduğuna inanmışımdır. Zo­runlu olarak ikinci plandaki uğraşlara çekilmişimdir. Son zamanlarda buna esef et­tiğim oluyor zaman zaman”(3) Bu görüşü M. Belli’nin sevgilisi olarak değil de dev­rimci bir kadro olarak oluşturuyor! Yaşamını bir bütün olarak bu bakış açısına göre düzenlemekle kalmıyor, ardından peş peşe gelen iki doğum ve annelik sorumluluğu altına girince, politik üretimi iyiden iyiye sınırlanıyor. Böylece bir süre sonra birikim ve yeteneğini esas olarak “aile düzeninin yürütücülüğüne” ve M. Belli asistanlığına hasretmiş oluyor, inanılır ve kabul edilir gibi değil ama böyle!

Elbette, düz bir çizgide ilerlemiyor bu süreç. Örneğin, Cezayir yolculuğu öncesi önemli bir iç tartışma yürütür. ” Durmadan politik kişiliğimi sorguluyordum. Öğrenciliğim zamanında tam not alamadığımda olduğu gibi bir doyumsuzluk, bir rahat­sızlık vardı bende… Ciddi bir meslek çalışması yapamamak, hiç değilse ilk başlarda ev kadınlığına mahkum olmak beni çok hırpalamıştı. Diyebilirim ki, karakterimi bile biraz değiştirmişti”^) derken veya başka bir bölümde M. Belli ile yaşamanın zorluk­larına değinirken aynı iç tartışmayı görürüz. ” Evet, anlaşılacağı gibi Mihri Belli’nin yanında yaşamak da kolay bir şey değildir. Koşullar, gelmiş geçmiş her şey sizi ikin­ci olmaya, gölge adam olmaya, yardımcı olmaya zorlar. Kendinize özgü bağımsız ol­duğunuz özel bir alanınız yoksa eğer, daha çok böyledir bu. iddialı olmamak başka bir şeydir, ama ikinciliğe, özellikle yardımcılığa, görev anlayışının zorladığı gölge adam olma durumuna sürüklenmek başka bir şeydir. Bilinç ister, bin anlamda özve­ri ister. En azından yorucudur.”(5) Bu tür tartışmalara kitabın değişik bölümlerinde rastlamak mümkün. Fakat ne yazık ki, bu tartışmalar belirli bir çerçevede tutulur ve sonuna değin götürülmez. Örneğin, anlatıda sorunun neden iki devrimcinin eşit iliş­kisi bağlamında tartışılamadığının yanıtını bulamayız. Keza, meselenin neden aynı yolda yürüyen iki devrimcinin yaşamı, politik üretimi vb. üzerinden tartışılmadığı sorusunun da yanıtı yoktur. Kuşkusuz hiç kimse Sevim Tarı’yı “neden bir Mihri Belli olmadı” diye yargılayamaz. Hayır, tartışma bu değil! Onun sorduğu ama sonuna de­ğin götüremediği o esaslı soruyu sormak zorundayız. Neden S. Belli yapmak istedik­lerini yapmıyor/yapamıyor? Neden “evin düzenleyiciliği gibi bir görevi”n bütün ge-tirilerini tek başına üstleniyor? Neden “kendi yeteneklerinin ve gelişme olanakları­nın farkına dahi varmadan”, “özveride” bulunmayı tercih ediyor?

Ne yazık ki değişik pek çok örnekte de benzer sonuçlarla karşılaşılıyor. Hatta baş­ka kimi örneklerle kıyaslandığında, S. Belli’nin ileri bir duruşu olduğunun altını çiz-meliyiz. Yaşadığı duygusal ilişki, çocuk vb. uğruna yapmak istediklerinden vazge­çen sayısız yetenekli, birikimli kadına rastlayabiliriz. Birliktelikten önce erkek yolda-şıyla görece eşit bir ilişki kuran devrimci kadın duygusal ilişkinin ardından neden geleneksel rolün değişik görüntülerinin renk verdiği bir yaşama yönelir? Ortak ide­al ve inançlar uğruna yürütülen mücadele de erkek politik mücadelenin görevlerini yerine getirirken, niçin kadın adeta “özveri timsali” gibi hareket eder? Birlikte yaşa­nılan evde, ortak niçin çocuğun bütün sorumluluğunu kadın üstlenir? Erkek, bu so­rumluluklar söz konusu olduğunda yapmak istediklerini -ki bunlar politik çalışma­nın görevleri de olabilir -yaptıktan sonra, eğer zaman, kalıyorsa bunlara kafa yorar­ken kadın birincil görevi olarak görür.

Peki soruyu tersine çevirdiğimizde nasıl bir gerçekle karşı karşıya kalırız? Örne­ğin; sevgilisi, birlikteliği/evliliği, çocuğu vb. uğruna yapmak istediklerinden vazge­çen kaç erkek vardır? Ya da, ortak yaşanılan bir mekanın sorumlulukları, bir çocuk gerçeği gibi bir durumla karşı karşıya kalındığında, bütün sorumluluğu üstlenerek kadının tüm enerjisini devrimci mücadeleye sunmasını sağlayan kaç erkek vardır? Herkesin hem fikir olacağı gerçek; bu tip örneklerin en iyi ihtimalle istisna olacağı­dır. Bırakalım 20-30 yıl öncesini, bugün dahi devrimci erkeklerin ezici bir çoğunluğu duygusal ilişkide, kadının ikinci bir role bürünmesini veya öğretilmiş kadınlığın inceltilmiş biçimlerinin ilişkiye taşınmasını olağan görür. Bu durumdan rahatsız ol­maz. Bunun da ötesinde böyle bir ilişki tarzının yarattığı “avantajları” kullanır. Or­tak yaşamın dayattığı “zorunluluklar” varsa, bunları kadının üstlenmesi “son dere­ce normal” hatta “olması gereken” gibi algılanır ve uygulanır. Sanki birlikteliği/ev­liliği, çocuğu, aynı evde yaşamayı yalnızca kadın istiyordur! Öyle ki, bunlar sadece kadının istekleriymiş gibi sunulur. Eh, madem ki bütün bunları isteyen kadındır (!) o halde getirilerine/bedellerine de katlanmak zorundadır!

Duygusal birliktelikte erkek, yapmak istediklerinden, plan ve hedeflerinden asla ödün vermez. Birlikte olduğu kadının ne istediğini; planlarını, hedeflerini ise çoğu durumda merak dahi etmez. Erkek, ikili ilişkide kendini yaşamın merkezine koyar ve bir özne gibi hareket eder. Sevgilisini/eşini ise, en iyi ihtimalle tamamlayıcısı, eklen­tisi gibi görür. Kadın adına karar alma, uygulama hakkı görür kendinde. Hatta kimi örneklerde sevgilisini/eşini kendi eklentisi gibi görme öyle bir düzeye ulaşır ki, ba­ğımsız hareket eden/etmeye çalışan, isteklerinin peşinden yürümek isteyen kadın adeta “sorun” olmaya başlar. Öyle ki, ilişkilerde ki “uyum-uyumsuzluk” kadının ge­leneksel role uyum sağlayıp-sağlayamaması derekesine indirgenir.

Bu uzun aradan sonra yeniden kitaba dönelim. Diyor ki S.Belli; “Politikayı, dev­rimci politika da olsa kendine meslek yahut da temel uğraş olarak seçmemiş kendimi bu şekilde yetiştirmemiştim. Politik kişiliğim yani politik eyleme katılışım benim gö­revim anlayışımın ve inanılan görüşüm pratikte de savunulması gerektiğine olan inancımın sonucudur. Yoksa entelektüel, bilimsel çalışmaya her zaman daha yatkın ve bu konuda da gerçekten yetenekli olduğumu düşünmüşümdür.” (6) Bu satırları okuduğumuzda S.Belli’nin devrimci mücadelede kendini var ediş, üretiş biçiminin bir tercihten kaynaklandığını düşünebiliriz. Elbette ki daha yetenekli olduğunu düşün­düğü bir alana yönelmesine o alanı tercih etmesine herhangi bir itirazımız olamaz. Hakikaten de bu eğilimin bir sonucu olarak henüz Sansaryan Han’da başlayan zin­danda ve dışarıda da devam eden Marksist klasikleri ingilizce Fransızca asıllarından okuma serüveni, O’nu çevirmenliğe kadar götürecektir. Büyük bir yalın gönüllükle “geçinmek üzere yaptığını” anlattığı çevirmenlik işi gerçekte o dönemin koşullarında üzerinden atlanmaması gereken ciddi bir katkıdır. Onun bu etkinliği, bir dizi ML kla­siğinin Türkçe’ye kazandırılması ve geniş yığınlara ulaştırılmasında önemli bir rol oy­namıştır. Bu alanda ki çabalar S.Belli’nin “tercihine” uygundur. Fakat, Cezayir dönü­şü Yön Dergisi’nden gelen teklifi “Tıp alanında daha fazla yoğunlaşmak” adına red­detmesi yetenek ve eğilimine göre belirlediği tercihinde pek de bir yere oturmuyor. Denilebilir ki, burada da tutkuyla bağlı olduğu tıp alanı baskın çıkmıştır. Keza 1967 yılında çıkardıkları “Türk Solu” Dergisi’ndeki konumlanışı da “entelektüel bilimsel ça­lışmaya yatkın ve daha yetenekli” olduğu gerçeğiyle örtüşmez. Yazık ki, burada da yeteneklerini geliştirecek bir hattan ilerlemez. Yeniden O’na kulak verelim: “derginin çizgisini ilk sayfada yayınlanan yazı belirliyor. Yazarı genellikle M. belli idi. Özellikle politik dergileri ayakta tutan isimsiz yazarlar ve emek işini üstlenenlerdir. Bende her zaman bunların arasında oldum. Sadece birkaç kez başyazım ve orta sayfa yazım ya­yınlanmıştır, onlarda da takma ad kullanılmıştır. Ama her sayıya birkaç paragraflık olsun katkım olmuş ve özellikle de denetçilik emeğim geçmiştir” (7)

Peki S.Belli niçin “mutfak bölümünde” çalışıyor? Neden denetçilikle sınırlandırı­yor? Bu şekildeki bir görevlendirme kapasitesinden mi kaynaklanıyor? Şüphesiz, bir dergi çalışmasında işin “mutfak bölümü” veya “denetçilik” de politik bir bakış açı­sını, devrimci bir kafa açıklığını zorunlu kılar. Fakat, anlatıdan çıkardığımız kada­rıyla bu görevleri yazarımızın omuzlaması “olmazsa olmaz” değildir. Dolayısıyla bir kez daha S. Belli’nin neden işin merkezinde duranlardan biri olmadığı ve kendisini sınırlandırdığı sorusu askıda kalıyor.

Kimbilir belki de bu durum “eleştirmenlik” ve “denetçiliğin” O’nun yaşamında özel bir yer tutmasından kaynaklıdır! Fakat, kendisinin de haklı olarak vurguladığı gibi; “Eleştiri yaratıcılığa götüren bir adım olabilir ama, yaratıcılığın kendisi değil­dir kuşkusuz.” (8)

Bir kez daha “kahramanımızın” yaşam öyküsünden başka öykülere doğru yolcu­luğa çıkalım ve şu soruların yanıtlarını arayalım. Kadınlar neden fikir üretiminden zi­yade eleştiriciliği öne çıkarırlar? Bu yeterince yaratıcı olmamalarından mı kaynakla­nır? Hayır, tersine erkeklerle kıyaslandığında kadınların birçok alanda daha yete­nekli ve yaratıcı olduklarının sayısız örneği vardır. Mesele “yoksunluktan ziyade öz­güven ve iddia sorunudur. Erkek en basit üretimini dahi çok önemli görüp bu ruh ha­liyle yansıtır. Kadınlar ise, en üretken oldukları durumda dahi aşırı bir “mütevazılık-la” hareket ederler. Gerçekte, özgüven eksikliğinin bu alana yansımasından başka bir şey değildir bu.

Yeniden S. Belli’yi dinleyelim; “bütün ömrümce çalışmaktan değil de yeterince çalışmamaktan yakınmışımdır. Çalışmaya işe yarar elli tutulur bir şeyler yapmaya doyamamışımdır. Ya da daha doğrusu, gönlümün istediği kadarına ulaşamamışım-dır. Çünkü her zaman bir sürü ıvır zıvırla uğraşmak zorunda kalır insan, hep engel­lenir, hele kadınlar. Bunların bir bölümü yaşamın tuzu biberidir belki. Ama dağılır­sınız. Düşünceniz yaptığınız işin düzeyine iner bir süre. Tencerenin dibi tutmasın di­ye ikide bir mutfağa koştururken yüce düşüncelere ulaşamazsınız. Yeniden yeniden toparlanmanız gerekir adam gibi bir işe koyulmak için. Kolay değildir. Hiç değilse verimi azaltır. Herhalde kaliteyi de düşürür. Kadınların ikinci sınıf olmaya itilmişlik­lerinin bir nedeni de budur. (9)

Yazılanlar size de çok tanıdık geliyor mu? Ne kadar da çarpıcı ve öğretici değil mi? “Yapmak istedikleriyle”, “yapamadıkları” arasındaki mesafeyi bir türlü kapat­mayan kadınların yaşam öykülerinin kısa bir özeti gibi adeta. “Gönlümün istediği kadarına ulaşamamışımdır” diyor S. Belli. Sahi, benzer yetenek ve birikimdeki kaç kadın ulaşır buna? Sevgilinin/eşin, çocuğun vb. yardımcısı tamamlayıcısı olmak bir erdem midir? Kadın bir çok örnekte yardımcılığı, tamamlayıcılığı “asli işi” gibi görür. Denilebilir ki kadın duygusal ilişkiye “vermek”, erkek ise “almak” üzere girer. Kadın adeta ilişkinin emekçisidir. Çarpıcıdır; duygusal birliktelik erkek için enerjisi­ni, yaratım gücünü arttıran bir rol oynarken kadını adeta kötürümleştirir. Kadın ne­redeyse tüm enerjisini dikkatini, yoğunluğunu ilişkiye hasreder. Tutkuyla bağlı ol­duğu isteklerini dahi erteler. Hele bir “tamamlayıcılık”, “yardımcılık” görevi bitsin, kendi isteklerine de sıra gelecektir (!) Ne var ki bu sıra bir türlü gelmez! Günün bi­rinde sıranın kendi isteklerini gerçekleştirmeye geldiğini düşündüğünde de artık çok geçtir. Yaratıcılığı, üreticiliği önemli oranda kaybolmuştur!

“Ivır zıvır işler” diyor S. Belli. Sahiden kadınlar için bir zorunluluk mu, yoksa bir kaçış mıdır ıvır zıvırla uğraşmak? Elbette günlük yaşamın dayattığı zorunlulukların tüm yükünü kadınların üzerine yıkan, onlardan bekleyen erkek egemen zihniyet de mahkum edilmeli. Bununla birlikte görece geleneksel algılayışların dışında kurulan ilişki ve ortamlarda da kadınların “ıvır zıvır” işlere yönelmesi dikkat çekicidir. Bu tür kaçışların ve “zorunlulukların” sonucunu S. Belli çok güzel özetlemiş; “Düşünceniz yaptığınız işin düzeyine iner bir süre” Çarpıcı bir özettir bu. Öyle ya, insan ancak yoğunlaştığı alanlarda ürün çıkarır! Ancak kafa yorduğu alanlarda gelişebilir. Öğ­retilmiş kadınlığa uygun hareket eden bu rolü bütünüyle benimseyen kadınlar açı­sından bütün bu “ıvır zıvır” işler zaman zaman tepki gösterilse de yaşamın “olmaz­sa olmazı” gibi algılanır, yaşanır. Fakat, yaşamlarını geleneksel rolleri red üzerine kuran veya kurmaya çalışan kadınlara ne demeli? Şöyle bir gözden geçirelim ken­dimizi, çevremizi…

Günlük yaşamın ayrıntılarından ne denli sıyrılabiliyoruz? Şunu da belirtmekte fayda var; “ıvır zıvır” işler çoğu zaman yalnızca geleneksel olarak kadınlara yüklen­miş “görevler” olarak algılanır. Oysa bu, her somut durumda, örnekte değişir. Kimi zaman bir teorik çalışmanın gereklerine, disipline ayak uyduramayıp günlük gaze­telere bir TV programına sığınmak ya da 15 dakikalık işi bir saatte çıkarmak da aynı kapsamdadır. Önemli olan kaçıştır. Kaçışın kendisini hangi biçim altında nasıl üret­tiği çok da önemli değildir esasında.

Bu genel tartışmayı bir yana bırakıp yeniden S. Belli’ye kulak verelim. Bir röpor­tajında; “kadın erkek eşitliğini sağladınız o zaman aile içinde” sorusuna şöyle yanıt­lıyor: “M. Belli’yi kadın konusunda iyi yetiştirdim!! Erkekler, kadın eşitliğini anlamı­yorlar. Kavramıyorlar. Kadın sorunu esas erkeklerdeki sorundur. Kadın erkek eşitliği kadına iyi davranmak, hoş tutmak, sevgi göstermek, sosyal anlamda ihanet etme­mek, korumak vs. gibi algılanıyor. Halbuki tam öyle değil. Anlatıda bu konudaki ay­rıntılara fazla yer vermemiş olsa da görünen o ki, S. Belli’nin sözünü ettiği “yetiştir­me” işi pek de kolay olmamıştır! Oysa gerek geleneksel kadınlığı red konusunda, ge­rekse kadın erkek ilişkilerinde henüz üniversite öğrencisiyken oluşmuş bir bakış açı­sı netliği vardır. Şöyle düşünür; “Ama galiba toplumun ve çevrenin -öteki hemcins­lerim gibi -bana da yakıştırdığı anlamdaki “kadınlık” rolünü benimseyemeyordum bir türlü. Ben gerçek anlamda eşitlik ve özgürlük temeli üzerinde gerçek arkadaşlığı yeğliyordum, iş boy posa döküldü mü konuşma yavanlaşıyor, sıkıcı oluyordu. Sade­ce kadın görülmek sinirime dokunuyordu. Erkekçe davranmaya hiç özenmedim. O zaman belki iş kolaylaşırdı. Kadın erkek çelişkisini kadınlığı reddederek aşmayı asla denemedim. Kadın olmamla övünmüşümdür hep. Ama kadın olarak “insan” olmak istiyordum. Pek çok erkekten üstün görüyordum kendimi her bakımdan. (10)

Keza, aşağıdaki satırları da onun inceltilmiş erkekliğe dair deyim uygunsa uya­nıklığını resmeder. Dinleyelim: “Kadın konusunda özel bir bilinçle bilinçlenmemişse-ler aydın erkeklerin bile, ve çoğunlukla kadınların da) erkek egemen toplum kalıp­larından dinsel ve geleneksel saplantılardan kurtulmuş oldukları kesinlikle söylene­mez. Erkeklerin en aklı başında olanları, teorik olarak kendilerine bu konuda en bi­linçli sananları bile gündelik yaşamda, hiç olmadık yerde, bağışlanmaz önemde ol­masa da öyle falsolar yapıyorlar ki! Hatta açıkladığınız zaman bile kavrayamıyorlar yanlışlarını. Ne var bunda der gibi bakıyorlar adama. Binlerce yılın kemikleşmiş, ne­rede ise erkek cinsinin doğası haline gelmiş bir takım kalıpları kırmak kolay mı?” (ıı)

ilginç olan düşüncelerindeki berraklığa karşın gerek bireysel yaşamında gerekse kolektif çabalarında izlediği yoldur, ilkin bireysel yaşamına dair birkaç anekdot.

Evlendikten sonra uzun bir süre “Belli” soyadını kullanmaz. “Kişiliğimin oluştuğu yıllarda yaşamımın bende derin izleri bırakan döneminde kendimi hep Sevim Tan bil­miştim. Evlendikten sonra “Belli” olmak çok ters geliyordu bana” der ve M. Belli’nin bu konudaki yaklaşımlarını inceden inceye tiye alır. “Belli soyadını taşımaktan şeref duymuyor saymışım!.. Saçma! Herkes kendi adıyla şeref duysa daha iyi değil mi?” (12)

Keza, M. Belli ilk oğluna dedesinin adını vermek istediğinde; isimlerin babadan oğula, oğuldan toruna geçişini yadırgar ama nihayetinde M. Belli’nin dediği olur. ilk bakışta bu tartışmalar biçimsel gibi gelebilir belki. Fakat gerçekte geleneksel değer yargılarına ve hatta bazı bakımlardan öğretilmiş erkekliğe karşı yürütülen mücade­lelerdir. Görünen o ki, S. Belli bakış açısındaki netliğe ve belirgin mücadeleciliğine karşın, bu “mevzi savaşlarını” pek de önemsemiyor. Tartışıyor, fikrini söylüyor ama nihayetinde, kafasına yatmadığı halde “uyum” sağlıyor.

Yine aynı röportajda; “Başta bizim aramızda da sorun oldu. Mihri Belli hep ‘ben daha iyisini bilirim’ havasındaydı. Gene de öyledir ya! Hala daha iyisini biliyor ola­bilir. Ama şimdi övünüyor, ‘Bu evden, Sevim Belli’nin sansüründen geçmeden hiç­bir yazı çıkmaz’ diyor” Yine mi tanıdık bir tutumla karşılaştınız? Bu sorunun yanı­tını okuyucuya bırakıp başka bir soru soralım. “S. Belli’nin sansüründen geçmeden hiçbir yazı” çıkmayışını “yetiştirme” eyleminin pozitif bir sonucu olarak mı göre­lim, yoksa onun yıllar sonra hala “denetçilik” yapıyor oluşuna mı hayıflanalım?! Sorunu böyle formüle edersek haksızlık yapmış olur muyuz? Belki de sorumuzun yanıtı anlatıcımızdadır.

Aynı röportajda; “Sevim Belli neden hep gölgede, geri planda kaldı?” sorusunu: “O kadar da değil canım! Öne geçmek gibi bir iddiam yok, hiç olmadı. Mihri Belli be­ni tanımadan önce; ben de onu tanımadan önce birer isimdik. M. Belli ve Sevim Tarı idik” şeklinde yanıtlıyor. Doğru bağımsız bir kişilik kimlik olarak S. Tan vardır. Za­ten tartışmada burada başlıyor. Neden Sevim Tan yetenek ve birikimini en ileri dü­zeyde realize edememiştir?

Son olarak Sevim Belli’nin kadın özgürlüğü ve mücadelesi konusundaki kolektif çabalarına bir göz atalım. Kitabın sonlarına doğru ’70’li yıllarda kadının özgürleş­me mücadelesini sosyalizme havale eden anlayışı ve burjuva feminizmin eleştirir ve ardından; “Erkeklerin çoğu kadın hareketini, her zamanki bencillikleriyle, ayrıcalık­larına dil uzatan bir saldırı gibi, feminizmi erkek düşmanlığı gibi kimi zaman lezbi-yenlik gibi algıladıklarından hep baltalamaya çalışmışlardır, alaya almışlardır. Toplumcu kadınlar da belki, tüm insanlığın sorunları gibi daha geniş daha insanca bir konudan ayrılıp kadın sorunu gibi sınırlı (?) bir çerçeveye hapsolmak istemedik­lerinden kestirmeciliğe, yani sosyalizmle her şeyin yoluna gireceği görüşüne inan­mak istemişlerdir. Bence ikisi de yanlış. Her sorun gibi kadın sorunu da bütün ge­nel sorunlar yanında konunun özellikleri bakımından da ayrı bir inceleme ve uğraş konusu olmaya layıktır.” (13)

Peki, anlatıcımızın bu konudaki pratiği bize ne söyler? Diyorki S. Belli; “Türki­ye’de de birçok kez ve ayrı ayrı niteliklerde kadın hareketleri oldu. Doğrusunu ister­seniz ben, inancım yukarıda belirttiğim doğrultuda olduğu halde bu örgütlenme­lerde pek yer alamadım. Ancak 1975 sonrası dönemde bir ara bir de “kadınlar” ola­rak toparlanmayı denedik. TSİP’in yahut doğrudan Ahmet Kaçmaz’ın davetlisi ola­rak bir toplantıya katılmıştım. Partiler dışı bağımsız demokrat hanımlar da çağırıl­mıştı. Ortak bir kadın hareketi oluşturmak söz konusuydu. Kaçmaz’ın olayı TSİP’in bir yan örgütü gibi sunmasını bir hayli yadırgamıştım, anımsıyorum. Gene de be­nim de içinde olduğum Av. Cülçin Çaylıgil, Av. Nela Fertan ve Şirin Tekeli’den olu­şan bir grubun program ve tüzüğü hazırlanması önerildiğinde kabul ettim. Şimdi anımsamadığım nedenlerle bu hareket bir sonuç vermedi ne yazık ki. Sonra daha dar bir çerçeve içinde yani birlikte yürümeye niyetli bazı siyasal gruplarla bu işi sürdürmeye çalıştık. (14)

Anlatılandan çıktığı kadarıyla uzun mücadele yıllarında bu konuda A. Kaçmaz’ın davetine kadar kendine özel bir rol biçmemiş, kadınlar arasında yürütülecek çalışma konusunda herhangi bir yoğunlaşma içine girmemiştir. Nitekim bir süre sonra sözü­nü ettiği girişimlerin dışında kalışından -başkaca nedenlerin yanı sıra bu konumla-nışın da payı olsa gerek. “Ben bir süre sonra buluşmalara katılamaz oldum. Vakit ayıramıyordum. Genç arkadaşlar çalışmaları sürdürdüler. Bu konuda da ses getirici bir başarı sağlanamadı, yani, bizim dışımızdaki kadınları kadın hareketine çekeme­dik” (15) der, bu konuyla ilgili bölümü bitirirken.

Yine mi tanıdık bir durumla karşılaştınız? Yoksa siz de benim gibi neredeyse 40 yıldır devrimci, komünist kadınların; kadın bilinci oluşturma, kadının özgürlük mü­cadelesi, kadınlar arasındaki çalışmaya mesafeli yaklaşım vb. konularında hala ben­zer sorunlar yaşadıklarını düşünüyorsunuz?

Yaşayan bir devrimci kadın üzerinden bu tür tartışmalar yapmanın pek alışıldık bir yöntem olmadığını biliyoruz. Ve yine biliyoruz ki, bireyleri onları çevreleyen dış­sal olgu ve olaylardan koparmadan değerlendirmek gerekir, o sebepten bütün hem­cinslerimize “Boşuna mı Çiğnedik” kitabını mutlaka okumalarını öneriyoruz. Kitap her ne kadar “Anılar” alt başlığıyla yayınlanmış olsa da gerçekte yazar 1940’h yıllar­dan itibaren dönemin en önemli gelişmelerini de yorumluyor.

Bitirirken yeniden Sevim Belli’ye kulak verelim. “Bu yolu hep bilinçle nereye gittiğini asla unutmadan çiğnedim. Kesinlikle boşuna çiğnemiş olamam.” Bu de­ğerlendirmeye bütün yüreğimle katılıyor ve ekliyorum. Evet, “yol uzadı” ve senden sonraki kuşaklar da bu yolu çiğnemeye devam ediyor/edecek. “Yol uzadı” ama yü­rünecek… Senin ve senin gibi nice yiğit, çalışkan, öz güveni güçlü öğrenme ve sa­vaşma eylemine tutkuyla bağlı kadınların mücadele deneyimlerini, miraslarını devralarak yürünecek. Ne, kötü mirasyediler olacağız, ne de sorgulamaktan uzak sallabaşlar! Bize sunduğunuz paylaştığınız deneylerin ileri, gelişkin yanlarını bü­yük bir kıskançlıkla sahipleneceğiz. Geri, eksik yönlerinin ise üzerine gideceğiz uz­laşmaz bir kararlılıkla.

Son sözü, Sevim Belli’nin Marks’tan yaptığı alıntıyla bitirelim. “Eğer insanlığın çoğunluğu için etkili olabileceğimiz yeri seçmişsek, hiçbir yük bizi kamburlaştıra-maz, çünkü, o herkes adına ödenen bir bedeldir; artık tadına vardıAğımız şey yok­sul kısıtlı, bencilce bir sevinç değildir, mutluluğumuz milyonlarca aittir, eylemleri­miz sessiz sedasız, ama sonuza dek etkisini sürdürecektir…” □

Dipnotlar

1- Boşuna mı Çiğnedik/ Yaşam ve Anılar yayınları / Sayfa,399-400

2- Age.s. 395

3-Age.s.5558

4-Age.s.3395-396

5-Age.s. 396

6-Age.s.396

7-Age.s.434

8-Age.s.558

9-Age.s.442

ıo-Age.s.184

ıı-Age.s.186

12-Age.s.364

13-Age.s.573

14-Age.s. 575

15-Age.s. 577

Categories: Sosyalist Kadın 1 | 1 Yorum

Yeni Kadın’dan Sosyalist Kadın’a EKB’den EKD’ye tarihsel yapraklar…

Yeni Kadın’dan Sosyalist Kadın’a

Categories: Sosyalist Kadın 1 | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.